'Dershaneler ve 12 Eylül' başlıklı makaleme gelen eleştiriler ve yanıtlarım

Arşiv

paz sa ça cu cum pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Mailinizi ekleyin

Haberlere abone olun:

seçim: MERSİN'E NÜKLEER SANTRAL İSTİYOR MUSUNUZ?

Mersin Akkuyu'da yılardır kurulmak istenen ve ihalesi başlatılan nükleer santrale ilişkin düşünceleriniz nedir?

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Bu makaleyi beğendiniz mi ?

(Toplam 0 Oylar)
Fontu Ayarla Decrease font Enlarge font
image

ADİL OKAY YAZIYOR ....

 "12 Eylül ve Dershaneler’ başlıklı yazıma yollanan yorumlardan ve eleştirilerden bir seçki yaptım. Görüşlerimin tümüne olmasa bile, dershaneler konusundaki saptamalarıma en uzun eleştiri ve katkı bir eğitimci ve dershane yöneticisi olan arkadaşım Celal Temel’den geldi. Celal Temel’e yanıt verirken ona ve diğer yorum yazan, katkı ve eleştirilerini sunan arkadaşlara teşekkür ederek başlamak istiyorum söze. Bu yorumlardan birkaçını aşağıda olduğu gibi yayınlıyorum. Celal Temel’in yazısı (eleştiri ve katkıları) bir makale boyutunda olduğu için sona alıyorum. Konuyla ilgilenenlerin okuması dileğiyle.

Celal Temel’in yazısından bir alıntıyla başlamak istiyorum:           

“ 1982 yılında Türkiye genelinde 174 özel dershane varken, 12 Eylül’ün Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam özel dershanelerin kapatılmasını istedi. Kapatılmasıyla ilgili bir yasa tasarısı, o zamanki mecliste(Danışma Meclisi) gündeme getirildi. Bir atama meclisi olmasına karşın, konu mecliste uzun uzun tartışıldı ve yasa tasarısı reddedildi. Ancak, beş generalden oluşan Milli Güvenlik Kurulu(MGK), bu kararı veto ederek, 625 sayılı yasanın bazı maddelerini değiştirip, 16 Haziran 1983 tarih ve 2843 sayılı yasayı kabul etti ve özel dershanelerin bu yasanın yürürlüğe giriş tarihinden bir yıl sonra, 31 Temmuz 1984 tarihinden itibaren kapatılmasına karar verdi. Ancak, 1983 yılında yapılan seçimler sonucunda iktidara gelen Özal Hükümeti, 11 Temmuz 1984 tarih (kapanmaya 20 gün kala) ve 3035 yasa ile kapatma hükmünü iptal etti.”

Celal arkadaşın altını çizdiği gibi alınan karara rağmen özel dershaneler 12 Eylül’den sonra kapanmadı. Onlara sadece sopa gösterildi. 12 Eylül memuru Özal’dan sonraki süreçte de özel okullar-dershaneler desteklendi. Sevdiğim ve Barış meclisinde birlikte çalıştığım için duyarlılığına tanık olduğum Celal Arkadaş’la bazı konularda görüş ayrılığımız var. Birincisi ben 12 Eylül’ü ‘1980–1990 arası vahşet yılları’ olarak algılıyorum. İkincisi özel okullara ve dershanelere temelden karşıyım. Ancak Celal Temel’le en azından dershane yozlaşması, tüccarlaşma, eğitim sisteminin 12 Eylül darbesinden sonra daha da bozulması gibi konularda anlaşıyoruz. Örneğin kapitalist Avrupa ülkelerinde neden dershaneler yok denecek kadar azdır. 20 yıl sürgün yaşadığım Paris’i avucumun içi gibi bilirim ama tek bir tane dershane görmedim. Mutlaka birkaç tane vardır. 10 milyonluk kentte. Ama nüfusa, öğrenci sayısına vurduğunuz zaman yok sayılır. Dikkat edin kapitalizme alternatif bir modelden bahsetmiyorum henüz. Elbette bu konuda da söyleyeceklerim(iz) var. Paris’ten söz ederken AB’yi örnek alanlara hatırlatma yapıyorum.

“Eğitimi özelleştirdikçe sosyal devletin en önemli dinamolarından birini yavaşlatırsınız. Sosyal devletin daraldığı yerde, yoksulların çocuklarının kendilerinden daha iyi şartlarda yaşamasının tek yolu olarak gördüğü eğitimi, cemaatleriniz ve özel fonlarınızla yalnızca örgütlenme değil tek tip insan üretme rahlesi olarak da kullanırsınız. Özelleştirme/ticarileştirme girişimi, yaşamın tüm alanlarına dönük bir saldırıdır. Eğitim sisteminde okulları ‘şirket’, öğrenci ve velileri ‘müşteri’ olarak kabul eden düzenlemeler, son dönemlerde yoğun bir yasa ve yönetmelik taarruzu ile basamak basamak hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Müşteri memnuniyetine dayanan bir sistem içerisinde öğrenci müşteri, öğretmen müşterisini memnun etmek zorunda kalan bir pazarlamacı, veli de bu bunu finansörü olarak kurgulanmıştır.”


Dershanelerin, özel okulların yakın tarihine göz atmak

Tarihçe konusunda anlaşabiliriz. 1979–1983 dönemine ait 4.üncü Beş Yıllık Kalkınma Planında özel okulları eleştiren ifadelerin yer aldığı görülmektedir. 1985–1989 dönemini kapsayan 5.inci Beş Yıllık Kalkınma Planında ise özel okullarla ilgili olarak somut destekleyen ifadeler yer almış, özel okulların teşvik edileceği karara bağlanmıştır. Sonuçta eğitimci-tüccar karması bir grup yeni zengin türemiştir. Bu da 12 Eylül faşizminin icraatları arasındadır. (Milli eğitimden sürüldüğü için dershanelerde çalışmaya başlayan idealist öğretmenleri, burjuva hümanist dershane yöneticilerini tenzih ederim.)

Yine 12 Eylül faşizmi döneminde, 1984’ten sonra okullarda vergi muafiyeti süresinin artırılması, KDV oranının azaltılması, Özel okul öğrenci velisinin teşvik edilmesi maksadıyla öğrenci velilerine düşük faizli kredi verilmesi, Özel okul açacaklara faizsiz kredi verilmesi, Eğitim giderlerinin tamamının vergiden düşürülmesi gibi konularda gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi için Maliye Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunulmuştur.

Yani işe bakın senin -benim paramla, devlete ödemeleri gereken vergiyle kapitalistler özel okul-işletme açıyorlar, çocuklarını özel okullarda okutuyorlar. Arada bir de fukara çocuklarından başarılı olana sözüm ona bedava eğitim olanağı sağlayarak hayıra giriyorlar. (Hem böylelikle reklam yapıyorlar, onu da masraf gösterip vergiden düşüyorlar. )

12 Eylül hükümetleri döneminde, özel okul çocuklarına ve tuzu kuru velilerine ayrıcalık tanınmış, teşvik edilmişlerdir. Dolayısıyla özel okullar da ‘müşteri’ garantisi görüp sayılarını arttırmışlardır. İşte bu da 12 Eylül ruhudur. TÜSİAD yöneticileri, yani patronlar boşuna mı 12 Eylül darbesini alkışlamışlar ve ‘Bu güne kadar işçiler güldü sıra bizde’ diye katliamları alkışlayıp göbek atmışlardır. Bu sürecin, özel okulların (dershanelerin) devlet tarafından desteklenme kararının alınış tarihi,12 Eylül cuntasının sivil suratlı bir hükümet aracılığıyla kanlı diktatörlüğünü sürdürdüğü tarihtir.


12 Eylül’ün suç dosyaları ve iflas eden eğitim sistemi

1985’te de 12 Eylül mezalimi devam ediyor. MGK astığım astık, kestiğim kestik diye kukla hükümetlere istediğini yaptırıyor. Diyarbakır başta olmak üzere Mamak ve diğer zindanlarda insan aklının anlamakta zorluk çekeceği işkenceler yapılıyor. Milli Eğitim, faşist ve şeriatçı kadrolarla dolduruluyor. YÖK ve yurtlar keza öyle. Ve giderek yozlaşan dershanelerin yanı sıra tarikat dershaneleri ve yurtları mantar gibi çoğalıp, gençlerin –bir zamanlar moda olan değimle- beyni yıkanıyor. Bunların tümü 12 Eylül darbesinden sonraki hükümetlerin ortak suçlarıdır. 12 Eylül anayasasıyla, faşist kurumlarıyla hesaplaşmayan politikacıların ortak suçlarıdır. Bu süreç kapitalizmin insanı, insanın gelişmesini ve mutluluğunu değil, kârı-parayı düşünen, kıble edinen ekonomi-politikasının sonucudur. Kapitalizm kendini aklamak için yüz değiştirse, adını ‘yenidünya düzeni, globalleşme, küreselleşme’ olarak insanların kafasına sokmaya çalışsa da ruhu değişmemektedir: Her şey kâr için. Kâr hırsıyla eğitimi, sanatı, kültürü de endüstrileştiren kapitalizm eğitimciyi de, sanatı ve sanatçıyı da, kültürü ve folkloru da meta (mal) olarak görür. Bu anlamda ben bir dershaneciye ‘tüccar veya patron’ deyince ve çok kötü koşullarda, sigortasız çalıştırılan bir öğretmene de ‘yarı köle’ deyince yanılmış olmam. Kapitalizm kendini aklamaya çalışıyor, maskesini sık sık değiştiriyor derken kavramların da içini boşaltıyor. Artık patron, tüccar, müşteri demeyin deniliyor. İşveren diyecekmişiz. Sanki iş ihsan ediyor, bağış veriyorlar.


12 Eylül ANAP’ı ile 2008’in AKP’si: Aynı ekonomi politika

Türkiye'de muhafazakâr - liberal çevrelerin, 12 Eylül 1980 sonrasında aklına ilk gelen, kamu mülkünün özele devredilmesi olur. Sadece kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle sınırlı olmayan, doğal ve tarihi ortak mülkiyet alanlarının da özel mülkiyet veya kullanıma devredilmesine kadar giden, çok geniş bir özelleştirme anlayışı ilk fırsatta ve fütursuzca gündeme gelir. AKP, bu açıdan Turgut Özal liberalizminin devamcısı değil midir? Bence öyledir. A. İnsel’in dediği gibi, “Benzer bir durum, eğitim alanında da geçerli. Bir yandan, temel eğitimde kitapların öğrencilere zimmetli olarak bedava verilmesi gibi olumlu bir girişim, ders kitapçıları lobisinin bastırmasıyla ileri bir tarihe atılırken, diğer taraftan iktisadi kriz nedeniyle zor durumda olan özel okullara kamu kaynağı aktarmak için, yoksul çocukları özel okullarda devlet parasıyla okutmak gündeme geliyor. Orta-üst kesimin sınıf okulları konumunda olan bu okullara yoksul çocukları yollama bahanesiyle, bu okulları kârlı hale getirmek yerine, Anadolu Liseleri'nin güçlendirilmesi düşünülmüyor. Birçok bakımdan çökmüş olan Türk eğitim sisteminin göreli olarak en başarılı alanları olan Anadolu Liseleri'nde yabancı dil eğitimini zayıflatacak önlemleri gündeme getirmekten de geri kalmıyor Milli Eğitim Bakanlığı. Amaç, öğrencileri yabancı dil öğrenmek için daha fazla özel dershanelere yönlendirmek mi? Birkaç yoksul öğrenciye de parasını verip, özel dershanelerde dil öğretmek mi?(…)

Ücretli-işveren ilişkilerinden eğitime, ormanlara, çok dikkatli bir koruma gerektiren doğal ve tarihi varlıklara kadar uzanan bir özelleştirmeci iradeyi temsil ediyor AKP. AKP'nin siyasal doğasıyla, sınıfsal desteklerinin özlemleriyle uyumlu olan, 'kamu yararını tüccar gibi yönetmek' mantığının tüm çıplaklığıyla özetlediği bu irade, gelecek onyılların Türkiye'sinin toplumun önemli bir bölümü için yaşanabilir olmaktan çıkması anlamına geliyor. Kültürel muhafazakârlık, işte bu noktada, (Özal’ın ANAP’ı gibi. bn.)  AKP türü 'popülizme' meşruiyet kılıfı sağlıyor. Bu sadece AKP'nin değil, onun özlem ve beklentilerinin taşıyıcısı olduğu yeni orta sınıfın, kamu yararı, toplumsallık, devlet-toplum ilişkileri, dayanışma konularında zihniyet dünyalarına hakim olan benmerkezciliği yansıtıyor. Muhtaç olanların kamu kaynaklarından yardım alması hakkını değil, zenginlerin doğrudan 'kendi fakirine' himmet etmesi demek benmerkezci dayanışma.”


YÖK hep gündemde

Elbette bu biriken sorunlar, yozlaşmış eğitim sistemi sadece AKP’nin suç dosyasına yazılamaz. 12 Eylül darbesinden sonra bu sistem daha da aksamaya başlamış ve -bugün artık herkesin üzerinde birleştiği, eleştirdiği gibi- yozlaşan eğitim kurumları dershaneleri yaratmış, çoğalmalarını teşvik etmiş ve dershaneler de yarı köle çalıştıran tüccarlar çiftliklerine dönüşmüştür. Ebeveynler de bu durumu -12 Eylül’ün birçok tahrip ettiği kurum gibi- kabullenmişlerdir. Alışmak ve kanıksamak ve artık empati yapamamak. Sonuç budur.  Anımsarsanız YÖK’e karşı duran, YÖK’ün bir 12 Eylül kurumu, faşizmin kurumu olduğunu savunan insanlar giderek YÖK’le barışık yaşamaya başlamıştır. Bırakın kışla disiplini altında tek tipleşen üniversite öğrencilerini, duyarlı, sorgulayan, YÖK’ü eleştiren bilim adamlarının da sesleri eskisi kadar duyulmaz olmuştur. Hatta içlerinden bazıları, ‘AKP’ye karşı bir kurumdur nihayetinde’ diyerek sözüm ona şeriata karşı faşizmi savunmaya başlamışlardır.

Celal Temel arkadaşımın dediği gibi ‘Tüm haklı, haksız eleştirilere karşın, varlığı tartışılan özel dershaneler, gün geçtikçe çoğalırken aynı zamanda bozuluyor, yozlaşıyorlar’.

Barış Meclisinde birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan Mahmut’un yolladığı yorumda ‘ne yapılabileceğini irdelemiş: “Yani ne yapmalıyım sorusuna sağlıklı bir cevap bulamadım, dün de bulamamıştım bu günde bulamıyorum, anladım ki sağlam alternatifleri hep birlikte üretmeliyiz, pratik çözümler, hemen şimdi çare olabilecek çözümler, devrimden sonra veya iktidara oturduktan sonra değil, çünkü geleceğimizi bu günden kaybediyoruz. Bu günkü noktaya da böyle geldik. Yarın elde hiçbir şey kalmayacak, parça parça alıyorlar. Yani demem o ki, ‘ne yapmalıyız sorusunun cevabını güçlendirmeliyiz. Umudu yeşertecek, güveni verebilecek, dönüştürebilecek çözümler, mesela alternatif eğitim programları ve bunların yasal alt yapılarını oluşturmaya ve eğitimi özgürleştirmeye yönelik eylemlilikler, bunları ilgili kurumlarda sendikalarda vs. tartışmak, eğitmenleri buna zorlamak, amaca uygun kurumlar oluşturmak…”

Bir başka dershaneci arkadaşım olan Cemgil de şöyle diyor: ‘Hocam bu konu çok tartışıldı. Binlerce makale yazıldı. Ama eğitim sistemi hâlâ bozuk.’


 Sonsöz: Tarihler konusunda farklı yorumlar yapabiliriz. Ama 1980’den günümüze eğitim sisteminin iflas ettiği, apolitik bir nesilin yetiştiği, linç kültürünün geliştiği, parasız eğitimin tarih olduğu, tüccar öğretmen, tüccar dershanecilerin mantar gibi çoğaldığı aşikar değil midir? Yurtların, milli eğitimin, dershanelerin tarikatlar yuvası olduğu herkes tarafından bilinmiyor mu? Ben farklıyım demek ne kadar inandırıcı olur. Gerçekten farklı eğitimciler, dershane yöneticileri olduğuna ben de inanıyorum ama bunların genele oranı % 0,1 gibi küçük bir değer değil midir? Soruları çoğaltabilirim. Okurlar da çoğaltabilir. Hatta bunlar ayanın beyanı diyenler olabilir. O halde bunu yüksek sesle söylemek ve itiraz etmek, bu itirazı de örgütlemek gerekmiyor mu?


adilokay@hotmail.fr

Yorumlar-Eleştiriler


melahat y… (Melahat…..@hotmail.com)
 
Envoyé :
 ven. 12/09/08 07:41
 
À :
 
adilokay@hotmail.fr
 

Sayın okay, bugünün Türkiye'sinde ki en önemli konulardan birini kendi üslubunuz ve birikiminiz ile yine çok güzel anlatmışsınız. Sizin döneminizden kendi yaşadıklarınızdan verdiğiniz örnekler dershanelerde 2 yılını geçirmiş olan bana tebessüm ettirdi. Ancak sizin de değindiğiniz gibi, bugünün koşulları, olanakları ile sizin döneminizdeki koşullar bir hayli farklı. 80li yıllarda lise öğrenimini tamamlayan bir vatandaşın bu ülkede yaşama şansı bulması bile mümkündü. Oysa şuanda iyi bir üniversitede hukuk eğitimi alan ben bile gelecek kaygısı ve yüksek standartları bir yana bırakın orta standartlarda bir yaşamın kaygısını taşımaktayım. Anne ve babalara ne kadar kızsak da ülkemizde yapılan istatistiklerdeki  'işsiz' oranına baktığımızda, aslında onların da çocukları için yaptıkları çırpınmaya hak vermek hatta onlara acımak gerektiği düşüncesindeyim. Ayrıca acı bir tablo var ki artık 'özel üniversite' ler denen bir piyasa var. Yani biz bir kısım gençlerin sadece çalışarak elde edemediğimiz olanaklara dünyayı etkisi altına alan kapitalizmin bir başka darbesi olan  'özel üniversite 'deki arkadaşlar çok rahatça sahip olabiliyorlar. Bir ebeveynde çocuğunun rahat bir yaşama kavuşması adına en azından kendi vicdanını rahatlatmak adına  çocuğunu dershaneye gönderiyor. Ayrıca Anadolu Lisesi mezunu olmama rağmen ne yazık ki okuldaki öğretmenlerimizin birçoğunun sizin dönemdeki öğretmenlerle kıyas dahil edilemeyeceği gerçeği de var. Bunun nedenlerini öğretmen maaşlarının azlığı gibi yine ekonomik nedenlere dayandırmaya çalışsak ta, ben öğretmenlerimizin biraz daha  'öğretmeye hevesli'  olmasını beklerim. Aslında baktığımızda bu bir kısır döngü... Bunları çözmenin yolu nedir, çok tartışılır. Ancak şu anda sizin de dediğiniz gibi çözümlenmesi gerek en belirgin ve acil konu Türkiye'de ki Batı ve Doğu ayrımı... Beni yazdığınız yazıyla bir kez daha belki de unuttuğum bir konuyu yeniden düşünmeye sevk ettiniz. Çok teşekkür ederim... Bende anlattığınız sıkıntıları yaşamış biri olarak yorumumu kendimce yazmak istedim... Bugün tarih: 12 Eylül umarım 12 Eylül en azından vicdanlarda yargılanıyordur...

mustafa akyürek (akyurek….@hotmail.com)
 
Envoyé :
 mar. 09/09/08 10:12
 
À :
 adil okay (
adilokay@hotmail.fr)
 

          Merhaba,
          Yazını büyük bir zevkle okudum. Altına imzamı atarım.
          Benim de oğlum bu yıl öss sınavlarına girecek; kızım kız meslek lisesine başladı.
          her zaman onlara sınavları kazanmamak dünyanın sonu değildir sözünü tekrarlayıp duruyorum. Yanlışın mantığına(!) uyarak oğlumu dershaneye gönderiyorum. dediğim gibi hiç bir sınav çocuklarımın hayatından daha değerli değildir.
          selamlar...    


Mahmut (ada…@mynet.com)
 
Envoyé :
 mer. 10/09/08 19:18
 
À :
 adil okay (
adilokay@hotmail.fr)
 

Sevgili kardeş merhaba.

Öncelikle emeğine,kalemine,yüreğine köyümden getirdiğim kar sularının kokusunu sunuyorum,evet bu mükemmel sistemimizin en ucube yerlerinden birine dokunmuşsun,tespitlerin tartışılmaz, fakat ne yapmalı sorusunun cevabına biraz daha kafa yormalıyız diye düşünüyorum. Kızım Dilan bu yıl girdiği 2. sınavda ege üniversitesi biyoloji mühendisliğini kazandı birlikte izmire gittik, kayıt yapmaya, okula gittik bahçede oturuyoruz kızım dedim niye kendin gelip kaydını yaptırmadın beni yordun buralara kadar biçiminde takıldım, yüzünde beliren ifade görülmeye değerdi, içim sızladı, adeta siz bana ne verdiniz ki ne istiyorsunuz dercesine yüzüme baktı anladım ki yıllardır aç susuz bırakılmış kızım yemeyi içmeyi unutmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyor,ben içimdeki çaresizliği yaşıyorum o hayatı yeniden yakalamayı.Evet diğer çocukların durumu farklı değildi aynı ürkeklik ve şaşkınlık tıpkı askere gittiğimizde teslim olduğumuz ilk gün,yani ne yapmalıyım sorusuna sağlıklı bir cevap bulamadım dünde bulamamıştım bu günde bulamıyorum,anladım ki sağlam alternatifleri hep birlikte üretmeliyiz, pratik çözümler, hemen şimdi çare olabilecek çözümler, devrimden sonra veya iktidara oturduktan sonra değil, çünkü geleceğimizi bu günden kaybediyoruz, bu günkü noktaya da böyle geldik yarın elde hiçbir şey kalmayacak,parça parça alıyorlar.Yani demem o ki ne yapmalıyız sorusunun cevabını güçlendirmeliyiz umudu yeşertecek, güveni verebilecek,dönüştürebilecek çözümler, mesela alternatif eğitim programları ve bunların yasal alt yapılarını oluşturmaya ve eğitimi özgürleştirmeye yönelik eylemlilikler,bunları ilgili kurumlarda sendikalar vs. tartışmak eğitmenleri buna zorlamak,amaca uygun kurumlar oluşturmak      

eser kadir (eser….@hotmail.com)
 
Envoyé :
 jeu. 18/09/08 19:56
 
À :
 adil okay (
adilokay@hotmail.fr)
 

adil arkadaş, dershanelerle ilgili yazını okudum. yazında benim dershanedeki durumum da, biraz da olsa senin esin kaynağın olmuştur herhalde. evet, neler çektiğimizi az çok görüyordun. dershane öğretmenleri hakkında söylediklerin de öğrenciler ve veliler için söylediklerin de doğru. doğru olmasının yanında yazıyı sevdim yine. akıcı ve duruydu, her zamanki gibi. sonra kendi öğrenciliğimle kıyasladım hemen malum çok da iyi değil. ama sonra o dönem dersleri bu kadar ezberci değildi diyerek rahatlatmaya çalıştım kendimi. neyse selamlar......


Cemgil…. (cemgil….@hotmail.com)
 
Envoyé :
 mar. 23/09/08 10:09
 
À :
 
adilokay@hotmail.fr (adilokay@hotmail.fr)
 

merhabalar..dershaneler üzerine yazmış oldugunuz yazıyı bizleri yakından ilgilendirdigi için dikkatli bir şekilde okudum ve dershane sahibi diger arkadaşlarımla paylaştım.gerek ben gereksede diger dershane sahibi arkadaşlarım sizin ifade ettiginiz bütün sıkıntılara ve yaşanılan emek sömürüsüne harfi harfine katılmaktayız.eşit ve demokratik olmayan kapitalizmin köhnemiş sistemine maalesef bizlerinde ne kadar katkıda bulunduğumuzu sizin yazınla bir kez daha yüz yüze geldik.saygılar


Celal Temel’in konuya ilişkin mektubu.


Sevgili Adil,

           “Özel Dershaneler ve 12 Eylül” başlıklı yazınızı okudum. Çok değer verdiğim ve önemsediğim biri olduğunuzdan, konunun içinde biri olarak sizi bilgilendirmek istiyorum.

           Türkiye’de çok az kurum özel dershaneler kadar tartışma konusu olmuştur. Varlıkları, başta devlet kurumları olmak üzere, pek çok kesim tarafından yadırganmaktadır. Zaman zaman kapatılmak istendi, hatta kapatıldı. Ama ne bu kurumları eleştirenler bu kurumları tam olarak tanıyabildi, ne de bu kurumları sahipleri ve bu kurumları savunanlar bu kurumları tam tanıtabildi. Tartışma genellikle eksik ve yanlış bilgilerle yapılmaktadır. Sanıyorum siz de bu konuda eksik bilgilere sahipsiniz; ama “Özel Dershaneler ve 12 Eylül” başlıklı bir yazı yazmışsınız. Özel Dershaneler ve 12 Eylül arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Özel Dershaneleri, 12 Eylül yönetimi mi kurdu, teşvik mi etti, korudu mu, kolladı mı? Hayır, hiçbiri değil. Belki şaşıracaksınız, 12 Eylül yönetimi özel dershaneleri kapattı. Birçok kimse gibi, demokrat öğretmen ve yöneticilerini zindanlara attı, süründürdü. Çok kısa bir tarihçeyle açıklayayım.

           Kamuoyunun bildiğinin aksine, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de eskiden beri özel dershane veya özel dershane türü eğitim kurumları vardı. Daha cumhuriyetin kuruluşundan önce, 1917 yılında “Mekatib-i Hususiye Talimatnamesi” adlı belgede özel dershanelerin varlığı ifade edilmektedir. Otuzlu, kırklı, ellili yıllarda da, örgün eğitimin(organize okul eğitimi) tamamlayıcısı olarak, az da olsa özel dershanelerin varlığı bilinmektedir. Daha test türü sınavlar yaygınlaşmadan önce, büyük şehirlerde ağırlıklı olmak üzere, 80’a yakın özel dershane bulunmaktaydı. 1965 yılında çıkarılan 625 sayılı “Özel Öğretim Kurumları Kanunu”,  diğer özel öğretim kurumlarıyla birlikte özel dershaneleri de tamamıyla mevzuat içine aldı.

            1982 yılında Türkiye genelinde 174 özel dershane varken, 12 Eylül’ün Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam özel dershanelerin kapatılmasını istedi. Kapatılmasıyla ilgili bir yasa tasarısı, o zamanki mecliste(Danışma Meclisi) gündeme getirildi. Bir atama meclisi olmasına karşın, konu mecliste uzun uzun tartışıldı ve yasa tasarısı reddedildi. Ancak, beş generalden oluşan Milli Güvenlik Kurulu(MGK), bu kararı veto ederek, 625 sayılı yasanın bazı maddelerini değiştirip, 16 Haziran 1983 tarih ve 2843 sayılı yasayı kabul etti ve özel dershanelerin bu yasanın yürürlüğe giriş tarihinden bir yıl sonra, 31 Temmuz 1984 tarihinden itibaren kapatılmasına karar verdi. Ancak, 1983 yılında yapılan seçimler sonucunda iktidara gelen Özal Hükümeti, 11 Temmuz 1984 tarih(kapanmaya 20 gün kala) ve 3035 yasa ile kapatma hükmünü iptal etti.

             Özel dershaneler konusunda özellikle olumsuz çok şey söylenebilir. Öncellikle belirtmeliyim ki, özel dershane işletmecisi ve yöneticisi olmak bir yana, amacım özel dershaneleri savunmak değildir. Sadece konuyu çok iyi bilen biri olarak (32 yıllık özel dershane işletmecisi,  kısa adı ÖZ-DE-BİR olan Özel Dershaneler Birliği’nin 15 yıllık yönetim kurulu ikinci başkanı ve bu konuda kitap yazan biri olarak), doğru verilerle değerlendirme yapmak istiyorum. Doğru bilgilerin sonucunda, değerlendirmem doğal olarak özel dershane savunması olarak görülebilir.

           Bir ezberi bozarak işe başlayayım. Özel dershaneleri devlet kurmadı veya açmadı. Devletin okullarına karşı, sivil toplumun bulduğu bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır ve devletin karşı olmasına karşı yayılmıştır. O yüzden devletin eğitim bürokrasisi, işlerini zorlaştırıyor, okulları yıpratıyor diye hep özel dershanelere karşı çıktı. Birçok yönetici, “Koskoca devletin yapamadığını, devletin kovduğu birkaç öğretmen mi yapacak” diye bir söylemle özel dershanelere karşı oldu. Devletin eğitim yöneticileri, yıllardır öğrencilerin özel dershaneleri gitmemesi için sürekli uyarılar yaptı, yapıyor. Günümüz Milli Eğiti Bakanı da aynı şeyi yapıyor. Okullarda benzer kurslar açılıyor, resmi dershaneler(!) kuruluyor. Yine de, birçok veli ve öğrenci, bunu dinlemiyor; kendi bulduğu çözüme sarılıyor. Çok değerli iki şeyini, zamanını ve parasını vererek özel dershanelerin kapısını çalıyor. Öyle olmasa, bunca karşı çıkmaya rağmen, özel dershaneler açık kalır mıydı?..

         Aslında yalnız devlet bürokrasisi değil, herkes bu kurumlara karşı. “Fırsat eşitsizliği yaratıyor”,  “Test cambazlığı yapıyor”, “Öğrencileri yarış atı yapıyor”, “Okulları zor durumda bırakıyor” gibi pek çok suçlama getirilebiliyor, bu kurumlar için. Herkesin karşıtlığı başka nedenlerle. Milli Eğitim, okulları zor durumda bırakıyor diye; Evren Paşa, devletin kovduğu öğretmenler oraya sığındığı için; solcular(doğal olarak!), fırsat eşitsizliği yarattığına inandığı için; milliyetçiler, solcu öğretmenler orada olduğu için; Atatürkçüler, orada dini cemaatler etkindir diye karşı. 12 Eylül’ün Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam, ANAP’ın Milli Eğitim Bakanı Hasan Celâl Güzel, Tansu Hanım’ın Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam, bakanlıkları sırasında hep özel dershanelerle uğraştılar(Özel dershaneler olmasaydı, Milli Eğitim’i ne güzel idare edeceklerdi!).  Başbakan Tansu Çiller, “Özel dershaneleri derhal kapatalım” demedi mi? Günümüz Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Bu garabettir” demedi mi?  CHP, MHP, DSP ve bilumum partiler hep özel dershanelere karşı değil mi? Dürüst yazar postundaki Emin Çölaşan, süper milliyetçi yazar Ahmet Kabaklı(ölünceye kadar), her şeyi bilen(!) kahraman Sinan Aygün, okuluna devam eden bir anaokulu öğrencisinden otuz bin lira alan TED yönetim kurulu başkanı Selçuk Pehlivanlıoğlu gibi pek çok benzemez, özel dershaneler konusunda benzeştiler. Garip değil mi?..

            Özel dershaneleri savunan yok mu?  Özal’ı hatırlıyorum; bir de Gülay Göktürk gibi olaylara objektif bakabilen birkaç yazar. Doğal olarak İbrahim Arıkan’ın başkanlığındaki ÖZ-DE-BİR, çok çaba gösterdi yanlış anlamaları düzeltmek için. Ama dinleyen olmadı.

           Peki, bu nasıl iş? Herkes karşı, kapatılmalı diyor ve özel dershaneler var. Bu özel dershanelerin gücünden mi kaynaklanıyor? Hayır. Yakın zamana kadar(yani zincirler, marketçiler, cemaatçiler, kara paracılar, üçkâğıtçılar sektöre girmeden önce), bu kurumların sahipleri,  gariban, sürülen öğretmenlerdi. Öyle olmasa, her şeyin özelleşme sürecine girdiği 12 Eylül döneminde özel dershaneler kapatılır mıydı? Bu gün niye kapatılmıyor ya da kapatılamıyor? Çünkü bir olgu, bir gerçek, bir gereksinim. Bir boşluğu dolduruyor. Devlet açmadı ki, kapatsın. Kapattım demekle kapanmıyor. Var olan sorun, dershanelerin varlığında değil; yanlışlarla dolu olan sistemdedir. Özel dershane sorunsa, çarpık bir eğitim sisteminin küçük bir sonucudur. Özel dershaneleri bir günah keçisi haline getirenler, asıl sorunu göz ardı ediyorlar. Özel dershaneler olmasa, ne değişecek, eğitimin hangi sorunu çözülecek? Eğer test türü sınavlar zararlıysa, özel dershane olmayınca yararlı hale mi gelecek? Merkezi sınavlar mı azalacak, herkes üniversiteye mi girecek? Bırakın ÖSS’yi, her gün yeni sınavlara gereksinim duyuluyor. SBS, KPSS, LGS, DGS, TUS… Bu sınavlar olmaksızın, seçimler nasıl yapılacak? Bilimsel bir önerisi olan var mı? Özel dershaneler var diye bu sınavlar yapılmıyor; bu sınavlar var diye özel dershanelere gereksinim duyuluyor, çoğalıyor, çoğalırken yozlaşıyor. Özel dershanelerin kapısını çalan olmazsa, varlıklarını nasıl sürdürecekler? Okul dışında bir eğitim arayışına girenler, özel dershaneler olmasa ne yapacaklar? Okullarda açılan kurslar(resmi dershaneler) daha mı iyi? Çok büyük paralarla ve yasalara aykırı olarak yapılan özel dersler daha da yaygınlaşmayacak mı? Asıl rant ve kayıt dışı paranın “özel ders” denilen işte olduğu bilinmiyor mu? Bu durum, zenginin mi fakirin mi lehinedir? Bu gün, tüm olumsuzluğa karşın, özel dershanedeki bir kurstan yararlanan bir kapıcı çocuğu, bir işçi çocuğu, bir öğretmen çocuğu, tıp fakültesine girerken, o fakültenin dekanın çocuğunun, o üniversite rektörünün çocuğunun ya da Milli Eğitim Bakanı’nın çocuğunun oraya giremediğini biliyoruz. Herkesin istediği yerde okuyabileceği bir yolu bilen varsa açıklaması gerekir. Eleştirmek kolay, çözüm önerileri sunmak gerek.

          Tüm haklı, haksız eleştirilere karşın, varlığı tartışılan özel dershaneler, gün geçtikçe çoğalırken aynı zamanda bozuluyor, yozlaşıyorlar. Bu işi denetlemekle sorumlu olanlar, işi seyrederken, işini doğru yapanlar silinip gidiyor; zincirciler, marketçiler, cemaatçiler almış başını gidiyor. Çok tartışılan bir kurum, çok tartışılabileceklerin eline geçiyor. Sorunun bu aşamasında, dershanelerin varlığını tartışmaktan çok, bu durumun görülmesi gerekir.

         Sevgili Adil, sıcak yaz günlerinde, öğrencilerin özel dershaneye devam etmesini eleştiriyorsunuz. Haklısınız. Bu, özel dershanelerin bağlı olduğu mevzuata da aykırı. Gençleri, sigortasız, ücretsiz çalıştıran pek çok özel dershane olduğu şeklindeki belirlemeniz de doğru. Daha pek çok olumsuzluk yapılıyor. Tüm uyarılarımıza karşın pek çok ihlalde olduğu gibi bu konuda da yetkililer bir şey yapmıyor. Veli ve öğrenciler ise, yaz kurslarına bayılıyor. Biliyor musun, bu yozlaşmaya dikkat çektiğim için, Mersin Milli Eğitim Müdürlüğü beni mahkemeye verdi. Bereket versin ki, savcı, Milli Eğitim Müdürlüğü gibi düşünmedi ve beni cezalandırmadı. Hatta özel dershane konusunda, doğru uyarılarda bulunduğum için, cezalandırmam değil, ödüllendirilmem gerektiğini belirtti.

 Tüm olumsuz gelişmelere karşın, tartışılan bu işi hâlâ doğru yapmaya çalışanlar da var. Binlerce öğrenci, düşük ücretlerle(Bir saati 3 YTL bile değil. Kahvede bir saat bu ücretle oturulmaz) veya ücretsiz olarak özel dershanelerden yararlanıyor. Yaptıkları işin bu kadar yanlış tartışılması, özel dershanelerde çalışan eğitim emekçilerini şaşırtıyor, içlerini acıtıyor. Meşru olmayan bir şey mi yapıyorlar?..

            Özel dershaneler(büyük bir kısmı yanlışlar da yapsa), birer eğitim kurumudur. Zararlı bir iş yapmıyorlar. Sanıldığı gibi büyük paralar da buralarda kazanılmıyor. Tamamlama eğitimi yapmaktadırlar, merkezi sınavlardan dolayı sanal bir çoğalma içine girmişlerdir. Sorun bu kurumların varlığında değil, çağdışı eğitim sisteminde ve özel dershaneleri ele geçirmeye başlayan gruplardadır. En iyi niyetlerle oluşturulmuş bir yapılanma da kötüye kullanılabilir. İşi ön yargılar ve yanlış ezberlerle değil, doğru bir zeminde ve doğru verilerle tartışmak gerekir.

            Sevgi ve saygılarımla.

                                                         Celal Temel                                    

adil okay

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Ekle comment Yanıtlar (0 Gönder)

Güncel haberler

Mersin Yaşam