Mailinizi ekleyin
seçim: MERSİN'E NÜKLEER SANTRAL İSTİYOR MUSUNUZ?
Bu makaleyi beğendiniz mi ?
YETER ÖZDEMİR ŞAHİN YAZIYOR...
Yaşıtlarına evlerinin anahtarı teslim edilmezken, dünyayı temelden çatıya değiştirmeye azmetmiş çocuklar/gençlerdi. Evlerinin anahtarından gayrisine itibar etmeyen yaşıtlarına inat dünyayı evi belleyen yaşlılardı. Onların hikayeleri yazılacaksa, o yaşlarda silgileri boyunlarında/prangaları ayaklarında olanlardan çok onların söz söylemeye hakkı olmalı demek kibirden sayılmamalı.
Tarih yazdıkları da oldu, tarih oldukları da.
Varlık nedenleri ‘ciddi’ olan solcuların onca eziyetten hafifleyerek ve akıl sağlığı bütün çıkmaları için mizahtan iyi liman yoktu elbette. Yaşarken gülemedikleri de gülerek yaşadıkları da yazılmalıydı. Görünen, bilinen yüzleri pek ciddi de olsa, kapalı devre dönen sözlü tarihleri hiç öyle söylemiyordu. Bu hikayeler, yaşayanları arasında dilden dile çok anlatıldı. Kimi zaman ‘anonim’ her söylencenin başına gelebilecek değişimlere de uğradı. Lakin biliyoruz ki ne ‘doğrusundan’ şaştı, ne de incitti incitildi. Anlatan da dinleyen de tebessümle paylaştı.
Dost sohbetlerinde paylaşılmaktan öteye gidemeyen bu anılar yazılıyor artık.
Zafer Aydın, “Forum mu Yapsak Yoksa Devrim mi?” adını verdiği ‘solculuk hallerini’ anlatan ikinci kitabında da bunu yapıyor. Belki de hiç denenmediği kadar içten ve sansürsüz… Yazar, “Sollamalar” serisinin -seri diyoruz zira devamı gelmeli- ikinci kitabıyla, solcuların tarihini ‘sözde’ kalmaktan kurtarıyor.
Solcuların, bir virgül üzerine saatlerce tartıştığı, noktalı virgülde anlaşamayınca yeni bir grup kurduğu doğrudur. Soru işareti üzerine tartışmadıkları da doğrudur. Zira soru bellidir -ne olacak memleketin hali?-. Cevapta kopar kıyamet. Çünkü sorunun kolayının cevabı zordur. Oysa ‘solcu’ anlatılırken bunların hiç birinin kıymeti harbiyesi yoktur. Zira ‘aynı mahallenin çocuklarıdırlar’. Zafer Aydın’ın özenli dilinin de katkısıyla, belgelenen hikayeler hangi gruptan olursa olsun herkesin ‘alınganlık’ etmeden okuyacağı hikayeler oluyor böylece.
Yazarın anıları aktarırken kullandığı dil, hikaye seçerken “bizim mahallenin” bütün çocuklarını anlatması, daha da önemlisi en çok kendi geleneğine yapılan eleştirileri içtenlikle ve kendisiyle dalga geçebilme olgunluğuyla anlatması daha da değerli yapıyor çalışmayı.
‘Ağır ve jargona uygun’ teorik çözümlemelerin durumu açıklamaya yetmediği bir tarihtir solcuların tarihi. Tek tek olay örüntülerinden ve ‘insandan’ yola çıkarak analiz yapmak öteden beri hem ihtiyaç duyduğum hem yapılsa diye beklediğim şeydi. Aydın’ın kitabını farklı yapan şeylerden biri de bu. Yaşayanın da tanıklık edenin de pek çoğuna itiraz edemeyeceği psikolojik çözümlemeleri neredeyse bir senaryo formatıyla verince okumuyor, yaşıyorsunuz adeta.
Zafer Aydın’ın, küçük bir belediyede seçim kampanyası yürüten solcuların hazırladığı program taslağını anlattığı şu satırlar hangi solcuya yabancıdır ki…
“Organizasyon becerisi yüksek bir arkadaşlarının ilçeye gelmesiyle kısa sürede birbirlerini bulmuş, 20–30 kişilik bir çevre oluşturmuş; şiir matineleri, kültür sanat sohbetleri derken etraflarındaki halkayı büyütmüş ve kendilerini bir güç olarak görmeye başlamışlardı. Ve biti kanlanan her solcu gibi onlarda da oluşan güçlerini siyasete yansıtma eğilimi belirmişti. (…) 150 bilgisayar sayfasından oluşan program taslağı, küçük bir belediyede yapılması planlanan işlerden çok, Türkiye’nin sorunlarını, hatta dünyanın sorunlarını çözmeye talip bir hareketin izlerini taşıyordu. Savaşlara, işgallere, etnik sorunlara ve dahi Sudan’da Arap kökenli Müslümanlarla, Afrika kökenli Müslümanlar arasında yaşanan gerilimlere kadar hemen her konu taslakta yer almaktaydı. (…) metinde yerel yönetim konusu “özgürlükçü belediye- Katılımcı Yerel Yönetim” başlığı altında ancak bir paragraflık yer bulabilmişti.” (sy: 87)
Son 30 yılda yalnız ‘duruşlarımızda’ değil, günlük alışkanlıklarımızdan ev eşyalarına, çoğu artık olmayan binalardan, ulaşım araçlarına kadar önemli değişimler yaşandı. Aydın, kitabında olayların geçtiği döneme ilişkin sevimli ayrıntıları da hatırlatıyor. Aktarılanların canınızı acıtan ağırlığından uzaklaşabildiyseniz, ‘doğru yaa! gömlek yakaları da böyleydi, pantolon paçaları da şöyleydi..’de takılıp soluklanıyorsunuz. Olaylar çoğunu unuttuğumuz hoş detaylarla zenginleştirilince trajikomik hikayeye haksızlık etme pahasına ayrıntıya tebessüme meylediyor insan.
Anekdotlar mekansız birer anı olmaktan çıkıp ‘dönem’ filmi zenginliğiyle mekanda zamanı yaşatan hikayeler haline geliyor. Kitabın bu haliyle -eğer çevrilecekse- yeni dönem filmlerine sıcak detaylar hatırlatacak/kazandıracak bol miktarda ayrıntı sunduğunu da söylemek gerek.
Aydın’ın, ”Sollamalar” adını verdiği ilk kitabındaki gibi biraz buruk çoğu kez kahkahayla okunan hikayelerden ibaret değil bu çalışma. Yazarın, her kahramanı, anı, durumu ince ince ve ironik bir dille analiz eden satır aralarına takıldıysanız ‘fıkra’ olmaktan çıkıveriyor anlatılanlar. Bu kitabı ilkine göre daha başarılı yapan biraz da bu belki.
‘1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, biri Galatasaray’dan Tünel’e, diğeri Tünel’den Galatasaray’a iki ayrı eylem örgütlemek... eylemlerin ikisinin de adının ‘insan zinciri’ olması… el ele tutuşmamak için iki zincirin de arada bir yerde ‘durması’…’nın nedeni, niçini yazılacaksa, elbette kocaman laflarla yazılamayacak. Solcuların birbirlerini ‘sollamalarının’ hikayesi olarak yazılacak.
Solculuğun kitabı yazılmalı. Okura, “Sıkma canını. Bizde bu inat varken hiç bir şey oluruna varmaz. Yaşasın irade…” (yazarın izniyle paylaşıyorum), diye imzalayacak kadar içten ve sansürsüz yazılmalı.
Belki de konu insansa, her kimden söz edeceksek edelim, ‘herhangi’ olduğunu kabulle başlamalı söze.
Solcu… İnsan işte. Üstelik galiba ‘çok insan’…
Artık biraz da şu sloganı mı haykırmalı: Zaafsa zaaf! İnsanız, nesi tuhaf!
Yeter Özdemir Şahin





GÜNCEL
Abidin Yağmur
Adil Okay
Adnan Bostancıoğlu
Akın Zayim
Ali Rıza Aydın
Aysel Kılıç
Aziz Çelik
Ethem Dinçer
Güler Ataş
Mete Çubukçu
Muhsin Kızılkaya
Münevver Özgenç
Nedim İnce
Rahmi Yıldırım
Rıdvan Akar
Salim Turgut
Selçuk Polat
Yeter Özdemir Şahin
ŞİİR BAHÇESİ
Bağış Erten


