KAYMAKTA DERLEDİĞİM ŞİİRLER ÜZERİNE KISA NOTLAR - 2

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Bu makaleyi beğendiniz mi ?

(Toplam 0 Oylar)
Fontu Ayarla Decrease font Enlarge font
image

ALİ RIZA AYDIN YAZIYOR...

YAZIYA GEÇMEMİŞ BİR DESTAN

İlerde tümünü, bağımsız bir yazı olarak kâğıda dökmeyi düşündüğüm, Navruz’dan teybe kaydettiğimiz bir destan var; bu destana ne ad verilmeli, bu destanı kim yazmış, yazılı bir yerde var mı bilmiyorum; bildiğim bir şey var oda şu: bu destanda anlatılanlar Alevi ozanlarınca biliniyormuş, deyişlerinde burada anlatılanları işlemişler, deyişlerde anlatılanlar bu destandakine uygun; özcesi, bu destan hem deyişleri daha iyi anlayıp yorumlamamıza, hem de Alevilerin insanlık tarihini nasıl algıladıklarını anlamamıza ışık tutuyor. Eğer bu destan, hiçbir yazılı kaynakta yoksa henüz yazıya geçirilmemişse, kültürümüz adına birilerinin elini çabuk tutup bu kaynakla ilgilenmesi, gerekiyor, diye düşünüyorum.
Destan Musa Peygamberin bir ağaya çoban durmasıyla başlıyor. “ Davarlarını yaydıracak çoban arayan bir ağa varmış. Genç biri gelip bu işe talip olmuş. Ağa kızına  “kızım değneklikten bir değnek getir, çobana ver de bu çobanı bir deneyelim”demiş. Kız gidip değneklikten bir değnek getirmiş, ağa “ kızım o değneğin sahibi var, onu götür başka bir değnek getir “demiş. Kız gitmiş yine aynı değnekle gelmiş. Ağa değneği değiştirmesi için kızını tekrar salmış kız elinde aynı değnekle tekrar gelmiş. Kız böyle üç defa gidip aynı değnekle gelince ağa, “kızım benim kırk tane değneğim (deyneğim) var bunu götür başkasını getir diyorum, sen her defasında aynı değneği getiriyorsun” diye kızmış.  Bunun üzerine kız “baba ben ne yapayım bunu götürüp değnekliğin en dibine atıyorum yeniden değnek alırken yine hoplayıp aynı değnek elime geliyor” demiş. Bunun üzerine “Peki öyleyse” demiş babası “değneği gence ver de çobanı bir deneyelim bakalım, bakalım ne olacak” demiş.
Musa davarları yaymaya başladıktan bir müddet sora, ağa bir gün çobanı yanına çağırıp “oğlum bu değneğin bir kerametini (bir yararını) görüyor musun” diye sormuş; -Musa biraz saf, birazda tembelmiş- “Yok ağam demiş, yalnız karanlık olunca değneğimi yukarı kaldırırsam değneğin başından bir ışık çıkıyor, önümü aydınlatıyor. Susayınca değneği ardıma dayıyorum değneğin toprağa deydiği yerden bir su çıkıyor, oradan suyumuzu içiyoruz. Bir de geçenlerde uyumuşum, uyandım ki ne göreyim davarlar sizin ejderha var diye yasakladığınız bölgeye gitmemiş mi? oraya korka korka vardım ki ne varıyım, ejderha ikiye bölünmüş, davarlar gereğine yayılıyor, değnekte oracıkta oturuyordu, değneğin ucunda da aciycik (azıcık) kan vardı”. “İyi” demiş ağa “öyleyse sen davarları yaymaya devam et”
Bir gün Musa’nın sürünün yanına dört kurt gelip “ ya Musa biz payımızı (kısmetimizi) almaya geldik, bırak bizi hakkımızı alalım” demişler. “Yok” demiş Musa, davarlar benim değil ağanın davarları, ona danışmadan size bir şey veremem” . Kurtlar “İyi ya öyleyse” demişler, “sende git ağana danış gel, sen gelene kadarda davarlarını biz yayalım”. “Yok” demiş Musa  “ya ben gidince siz bütün sürüyü parçalarsanız, o zaman ben ağama ne derim, o zaman ne olacak, size nasıl güveneyim”. Kurtlar “Yemin edelim” demişler, “Peki” demiş Musa, O zaman kurtlar şu yemini etmişler: “goğ gaybet söyleyip, cahil azdıran, eyelini yalın ayak gezdiren, büyük kız saklayıp sınır bozduranların günahları boynumuza olsun ki, sen gelene kadar sürünü yayarız, sürüyün kılına bile zarar getirmeyiz”.
Bunun üzerine Musa ağasının yanına gelmiş. Ağa Musa’yı görünce “oğlum hayrola davarları ne ettin de geldin” diye sormuş. Musa da “ ağam dört kurt geldi, nasiplerini istiyorlar onlara nasiplerini vereyim mi vermeyeyim mi diye size danışmaya geldim” demiş. “Davarları ne yaptın Peki” demiş ağa, Musa “ Davarları kurtlara emanet ettim”demiş. “Oğlum hiç koyun kurda emanet edilir mi” deye sorunca da Musa, “büyük yemin ettiler ağam” demiş, “peki ne dediler” demiş ağa,  “dediler ki ‘ büyük kız saklayıp sınır bozduran, eyelini yalın ayak gezdiren, goğ gaybet söyleyip cahil azdıran insanların günahları boynumuza olsun ki, sen gelene kadar biz davarlarına hiç dokunmadan onları yayarız” dediler demiş. Ağa bunun üzerine “peki öyleyse” demiş, “öyleyse sende git onlar deki, ‘ağam dedi ki de, dördü de dört yerden dıhılsın dedi, alsın kısmetini çekilsin dedi aldığı lokmada pâk olsun dedi de, yarın gündüz de sürüyü yatağa getir, sürüyü bir çiftleyip tekleyelim bakalı ne almışlar”.
Musa sürünün yanına gelmiş, gelmiş ki ne gelsin Kurtlar sürünün dört başına oturmuşlar sürü gereğine ( keyfince) yayılıyor.

–Anemin deyişiyle söylersek- Kurtlar Musa peygamber efendimi görünce, “ağan ne dedi ya Musa” diye sormuşlar; oda “ Ağam dedi ki demiş, ‘dördü de dört yerden dıhılsın’ dedi, ‘alsın kısmetini çekilsin’ dedi, ‘aldığı lokmada pâk olsun’ dedi”. Bunun üzerine dört kurdun dördü birden sürüye dalmışlar.

Sabah olunca Musa sürüyü yatağa getirmiş. Ağanın kızları sürüye girip bakmışlar, sürüyü tekleyip çiftlemişler ki, koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzusu yok. Kızlar babalarına gelip demişler ki “ baba sürüyü tekleyip çiftledik, bütün sürü tamam, yalnız koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzu yok, kurtlar sadece koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzuyu almışlar”
Bu koç, sonradan Halil İbrahim peygambere, İsmail Peygamberin yerine kurban olarak, gökyüzünden sağılıp inen koç muş.
Bundan sonra İbrahim Peygamberle İsmail peygamberin öyküsü kurtların Musa’nın sürüsünden aldığı koçun gökyüzünden sağılıp inerek İsmail’i kurtarışı anlatılıyor.
Bu destanın bölümleri içerisinde benim gibi, dinleyen her insanı etkileyeceğini sandığım Kerbela bölümü var; bu bölümün bir kısmını buraya alıyorum:

Kerbela da, Hüseyin’in ailesinden, şehit düşenler, oradaki aile hayatı tek tek anlatıldıktan sonra sıra On Muharreme ( Âşûrâ gününe) geliyor.

O gün, On Muharrem günü Peri padişahının oğlunun düğünü varmış. Peri padişahı kardeşlerini yanına alıp anasının hayır himmetini (duasını) alıp düğünlerine davet etmek için anasının yanına gelmiş, anasını düğünlerine davet edip düğünlerini başlatmak için izin istemiş. Bunu duyunca Anası peri padişahına: “Âh yavrum ah, bu gün ne gün biliyor musunuz,” demiş “bu gün Hazreti Muhammet’in sevgili torunu İmam Hüseyin şehit edilecek, bu gün kuşlar bile ötmüyor, böylesi bir günde hiç düğün yapılı mı” demiş. Çocukları “ ana neler diyorsun sen,  sen bunarı bize niye önceden söylemedin, biz bunları bilmiyorduk ki, biz bunları bildikten sonra hiç onu şehit ettirir miyiz, biz gider onu şehit edecekleri vururuz,  kırarız tarumar ederiz” deyip analarının yanından ayrılıp Hüseyin’in yanına koşmuşlar.
Sabah olunca perilerin şahı, ordusunu toplayıp Hüseyin’in yanına gelmiş, - öyle kalabalıklarmış ki gözün alabildiği yere kadar ortalık perilerle doluymuş- periler şahı “ya Hüseyin bize izin ver düşmanlarını yıkıp yemirelim” demiş. Hüseyin “yok” demiş, “izin veremem” ; “niye” demişler, demiş ki “ sizin gözünüz açık, siz her şeyi görüyorsunuz, onların gözleri perdeli, siz onları vuracaksınız, kıracaksınız, öldüreceksiniz, onlar size bir şey yapamayacaklar. Bu adil, mertçe bir davranış olmaz, bunu kabul edemem. Sonra Allah böyle buyurmuş, bu Allah’ın karşısında beni cüda düşürür, siz varın işinize gidin, düğününüzü dergahınızı yapın, ben kaderime razıyım” deyip perileri salmış[36].
Sonunda Hüseyin cenk alanına çıkmış, yorulmuş, kendi kendine artık yeter buraya kadarmış deyip attan inmek istemiş. Bu defa “ Yok demiş” Zülcanah “ ben seni asla bu yezitlere bırakmam alır seni kaçarım” demiş.  Hüseyin, Zülcanağa “ben çok yara aldım, beni bırak beni Hak’tan cüda düşürme”demiş. Biraz direndikten sonra Zülcanah, Hüseyin’e “ eğer bana bir daha binmeyi vaat edersen seni o zaman bırakırım” demiş. Hüseyin de “va’dim olsun ki sana bir daha bineceğim” demiş. O zaman, Hüseyin’den bu sözü alınca, Zülcanah dizlerini eğip usulca Hüseyin’i sağ tarafından bırakmış. Zülcanah, Hüseyin’i bırakınca oradan kaçmış, atı tutamamışlar. Zülcanah gündüzleri dağda, taşta gezer akşam olunca da gelip ağzını Hüseyin’in margabına verip öyle yatarmış. Hüseyin, Müsayip Gazi donunda geldiğinde Zülcanah onu karşılayıp, Müsayip Gaziyi sırtına alıp, öyle gelmişler; Böylece Hüseyin sözünü tutup (ikrarında durup)[37] vaat ettiği gibi  Zülcanağa bir daha binmiş.
Hüseyin attan inince ( düşünce), Hüseyin’i şehit etmek için kopup gelmişler.   Hüseyin gelenlere demiş ki “ beni şehit edecek olan kişi, kazma dişli, kuzgun döşlü, goğ gözlü biri olacak”. Hüseyin’i şehit eden kafir böyle biriymiş.
Hüseyin’in başını gövdesinden ayırıp, kellesini alıp götürmüşler, vücudu orada kalmış. O yörede bir çoban varmış, gelir şehitlerin üstünü başını soyarmış. Hüseyin şehit düşünce, çoban onunda üstünü başını soymaya gelmiş. Hüseyin, üzerini soymaya gelen çoban elini uzatınca elini tutmuş. Çoban Hüseynin o elini kesmiş, bu defa öteki eliyle tutmuş, o elini de kesmiş, sonunda Hüseyin’i soyup, çırıl çıplak orada bırakmış.
Bu duruma Allah’ın gönlü razı olmamış, Cebrail’i yanına çağırıp demiş ki. “Bu çoban kafiri Hüseyin’in de üstünü başını soydu, güneşin arnacında öyle çırılçıplak, bıraktı gitti, git kanatlarını Hüseynin üzerine ger de öyle açıkta çırıl çıplak  kalmasın” demiş.
Cebrail Hüseynin yanına gelip kanatlarını üzerine germek isteyince, Hüseyin Cebrail’e ne yaptığını sormuş oda böyle böyle diye durumu anlatmış. Bunu üzerine Hüseyin “ giiitt” demiş “Allah beni şimdimi düşündü, ehli ayalim, bütün ailem böyle Per perişan olup, şehit edildikten sonramı beni kayırmış, var ona Hüseyin bunu kabul etmedi de” diyerek Cebrail’i geri göndermiş. Allah Cebrail’i tekrar göndermiş, Hüseyin yine kabul etmemiş. Allah bu defa (üçüncü kez), Cebraili Hüseynin yanına gönderirken demiş ki “Git Hüseyin’e söyle, Allah diyor ki de Hüseyinliğin mertebesi benim nazarımda o kadar büyük, o kadar ulu ki, eğer O bunun külfetine razı olmuyorsa, O bu yükü taşıyamayacaksa,  O, Hüseyinliğini bana versin bende Allahlığımı ona veriyim diyor de”[38] demiş. Cebrail bu defa Hüseynin yanına gelince, Allah “böyle böyle” diyor demiş; Hüseyin bunun üzerine “peki öyleyse” deyip Cebrail’in üzerine kanatlarını germesine izin vermiş.
Hüseyin’in gövdesini orada koyup başını alıp gitmişler, Hüseyin’in başıyla top oynar gibi oynarlarmış, akşam olunca Hüseyin’in başını bir Keşişin evine koymuşlar; sabah olunca geri alıp top oynayacaklar. Keşiş can gözü açık olan iyi biriymiş, yattığı yerden Hüseyin’in başını gözlemeye başlamış.  Ortalık iyice kararınca, kapı gıııçç diye açılmış, içeri Muhammet Mustafa gelmiş, Muhammet içeri girince Hüseyin’in başı doğrulmuş şöyle biraz yukarı kalkıp Muhammedi selamlamış. Az sonra kapı yine usulcacık açılmış, Aliyel Murtaza gelmiş, onun peşinden Fatima, ardından da Veysel Karani gelmiş. Muhammet Hüseynin başını dizinin üstüne alıp öpmüş, sevmiş; beşi birlikte[39] sabahaca birbirleriyle konuşmuşlar (Hasbi hal etmişler); Keşiş gönül gözü açık olgun bir kişi olduğu için, bu olup bitenleri görmüş, canı gönülden seyretmiş.
Sabah olunca kafirler Hüseynin başını almaya gelmişler; keşişin yedi oğlu varmış, Keşiş, Hüseynin başını onlara vermemek için oğullarından birin başını kafirlere vermiş. Kafirler biraz sonra gelip demişler ki “ bu baş o baş değil, biz Hüseynin başına ayağımızla vurunca ortalığa sanki bir ışık saçılırdı, bu başa vurunca dağılıp kararıyor, bize o başı ver” demişler. Keşiş bu defa diğer oğlunun kellesini vermiş, gitmiş tekrar gelmişler, keşiş bu defada diğer oğlunun başını vermiş, kafirler buda o baş değil, biz o başı isteriz diye, tekrar gelmişler derken Keşiş yedi oğlunun yedisinin de başını kesip kafirlere vermiş yinede Hüseynin başını vermemiş.
Kul Himmet Üstadın dillere destan olan “Bu gün bize pir geldi” deyişinde geçen “Keşiş kurban eyledi / Yedi oğlunun başını / Keşişler kurban eyledi / kafirler kan eyledi / gökten indi melekler yerde figan eyledi” dizelerinde anlatılan öykü işte budur.[40]
Zeynel Abidin Kerbela katliamından kurtulmuş ama onu hemen zindana atmışlar; Zindanın kapısında bekleyen kırk tane bekçisi varmış. Bu bekçilerden birinin kızı bir gün babasına demiş ki: “baba yarın bütün bekçileri evine sal, bu gün zindanı tek başıma ben bekleyeceğim de, ben Zeynel Abidini görmek istiyorum, bir yemek kayıtlayayım gidip Zeynel Abidini ziyaret edelim”. Zindancı kızının ısrarına dayanamayıp “yavrum bir deneyim ama bu iş çok zor bir iş, zindancılar gitseler bile, zindanın kapısının ardında öyle bir taş var ki kırk kişi ancak yerinden oynatıyor, sen o taşı kaldırıp kapıyı açıp ta içeri giremezsin” demiş. Kız “Baba sen diğer arkadaşlarını yolla gerisini ben hallederim”deyip babasını ikna etmiş. Sonunda kızın dediği olmuş, babası diğer zindancıları göndermiş, kız yemekleri hazırlamış, kırk kişinin bile yerinden oynatmakta güçlük çektiği o taşı tek başına bir kenara çekip, babası ile birlikte İmam Zeynelin yanına girmişler. Muhabbetler edilip, yemekler yenilip içildikten sonra İmam Zeynel kıza bir lokma verip, “Kızım şu lokmamı al, bu emanetime iyice sahip ol” demiş, zindandan çıkıp evlerine dönmüşler. Kız o lokmayı yiyince hamile kalmış.
O gün iktidarda olan kafir kimse, kötü bir rüya görerek kan ter içerisinde uykusundan uyanmış. Kafirin rüyasında, bir şey göğe ağmış, başka bir şey yere çakılmış, bir devenin boynu incelmiş, uzamış, incelmiş, incelmiş ip gibi olmuş ama bir türlü kopmamış, sonunda bu devenin karnından bir varlık çıkıp kafirin tacını tahtını başına yıkmış, başına da on ikiler aşkına on iki tane mıh çakmış. Kafir kan ter içerisinde uyanıp bütün rüya tabircilerini, halayıklarını, hizmetçilerini toplamış, “bu rüyamı yoyun, bu rüyam ne anlama geliyor” demiş; hiç biri bu rüyayı yoyamamış (Anlatamamış). Bütün bunlar demişler ki “ biz bunu yoyamak bunu yoyarsa yoyarsa –anlatırsa- ancak imam Zeynel yoyar (anlatır)” demişler. Bunun üzerin, Kafir “Zeynelli getirin” demiş.  İmam Zeynel huzura gelip kafirin rüyasını dinledikten sonra demiş ki: “ bak kafir” demiş, “bu rüyanı anlatınca (yoyunca) sen beni öldürtürsün ama ne yapıyım, bizden yalan tesir olmaz[41], biz yalan söyleyemeyiz. O göğe çekilen ud, yere gömülen hicap, senin baskından, şerrinden, kötülüklerinden dolayı utanma, arlanma, sıkılma diye bir şey kalmayacak. O devede biziz, biz imamlar sülalesiyiz, o devenin boynu gibi bizler de inceliriz, ufalırız, azalırız ama asla bitip tükenmeyiz, sonunda içimizden biri çıkıp tacını tahtını başına yıkacak, başına da on ikiler aşkına on iki tane mıh çakacak, rüyanda gördüklerinin anlamı  bunlar”.
Kafir bunları duyunca deliye dönmüş, hemen “Zeynel’i paralayın” demiş. İmam Zeynel’i öldürmüşler; İmam Zeynel öldürülünce gün tutulmuş, üç gün boyunca, göz gözü görmez olmuş; gündüzleri de tıpkı gece gibi zifiri karanlık olmuş. O üç gün boyunca, gelir İmam Zeynel’in teninden bir parça kesip onu bir ağacın ucuna takıp yakarlar, onun verdiği ışıkla dolaşırlarmış. ...
Bu öyküden dolayı, İmam Zeynel deyişlerde, Düvaz imamlarda (İmamların adını anan dualarda) “kırk pare bölündü” diye anılıyor. Kudret Kandili şiirinde de böyle kullanılmış olması gerekir.
Bundan sonra İmamların avına çıkılmış; Falcılarca falına bakılan kadınlardan hangi kadın imamlara hamile denirse yada imamlar soyundan birini doğurabilir diye şüphelenilirse,  o şüphelendikleri kadınları bile öldürmeye başlamışlar. Destanın bundan sonraki kısmı uzayıp bir türeyiş efsanesine dönüşüyor.

***

Destan anlatmayı burada bırakıp, araya girmek istiyorum. Bunları anlattığım, bu destanı dinleyen bir çok dostum, bunlar gerçek mi derler, bende evet gerçekler ama nasıl gerçekler derim; Hz. Muhammet’in Burak adında bir ata binip yedi kat semaya ( Arşı alaya) çıkıp, orada Allah la konuşması nasıl gerçekse buda öyle gerçek; Ayın ikiye bölünmesi yada Hz. Musa’nın önünde Kızıl Denizin yarılması nasıl gerçeklerse bunlarda öyle gerçek; Hz.  Muhammet’in  Allah la konuşup gelirken cem yapılan eve misafir olmasında ki öykü, Kırklar Cemi nasıl gerçekse buda öyle gerçek[42]derim. Bunlar ezilen halkın içinde (gönlünde) yarattığı, olmasını istediği özlemleridir; Bunlar ezilenlerin ezenlere (egemenlere) karşı direnişi, kendi kendini avutması, kendi kendini teselli etmesi için yarattığı, savunma araçları, ezene karşı direnişini yaptığı kaleleridir; zaman içinde dönüşe dönüşe işte böyle dinin mistik söylemleri haline gelmişler. Sonuç olarak, bu dini bir anlatım, dinin anlatımı, efsaneler böyle olur, önemli olan bunlarla verilmek istenen mesajı alabilmek; Halkın bunları üretmeye, bunları düşünmeye neden ihtiyaç duyduğunu bilebilmektir. Katibi “ Bu kafadan bakan göz ile değil” derya işte öyle; bu Anadolu Alevi’sinin  üç bin yıllık, beş bin yıllık insanlık tarihini “gönül gözüyle” görüp, gözden geçirip, inceledikten sonra, bunun bir değerlendirmesini yaparak, insanlığın başından geçenleri  gönlündeki özlemleriyle bezeyerek, içinden geçirdiği haliyle yeniden yoğurup şekillendirerek geri bizlere anlattığı gerçeklerdir. Anadolu Aleviliğinin özgünlüğü de diğer coğrafyalarda ki Şiilikten, Sünnilikten farkı da buralardadır. Bu farkları görmeden Anadolu Aleviliğinin özgünlüğünü anlayamayız. Önemli olan insanlığın başına gelenlerden Anadolu insanının, (Anadolu Alevi’sinin) neler yarattığıdır. Yada başka bir deyişle söylersek burada önemli olan  Alevilerin başına gelenler değil, Anadolu insanının bunlardan neler ürettiği, neler yarattığıdır[43].

Şimdi gelelim, bu şiirlerin anlaşılması bahsinde bu destandan bu kadar uzunca niye söz ettiğimize. Bu güzel deyişlerin, duaların, türkülerin, şiirlerin hiç birisi tesadüf  üzere yazılmamıştır; bunların hepsi bir çabanın, bir güzel emeğin, bir üstattan (üstâzdan) el alıp, yani bu işi bir ustadan öğrenip rehberinin yardımıyla bir mürşide bağlanarak bu uğurda, bu yolda olgunlaşarak ulaşılan bir merhalenin, bir birikimin sonucudur[44],. Bu deyişlerin altında, bu gemiyi yüzdüren kocaman bir kültürel birikim yatmaktadır. Deyişlerin (Şiirlerin) tümünde, sanırsınız bir kalemden çıkmış gibi ideolojik bir birlik vardır. Bir olguyu, bir motifi değişik şekillerde işlemişlerdir ama özünde anlatılan “birdir”. Nasıl Taptuğun kapısında  “Yunus miskin çiğ idik biştik elham dülüllah” denmişse bu ozanların tümüde böyle bir emeğin sonucu bu olgunluğa erişerek bu güzel şeyleri üretebilmişlerdir. Yoksa bu kadar büyük başarılar, yüzlerce yılı geride bırakarak günümüze gelen, her çağda güncelliğini kaybetmeyen yapılar tesadüfler sonucu olamazdı. Ozanlarımız bu uğurdaki çabalarında Alevi tarihinin yarattığı bu değerleri biliyorlarmış ki bunları yeniden yeniden üretmişler, oya gibi boncuk boncuk işleyip bu günlere ulaştırmışlar. Bugün bunların anlaşılıp özüne layık bir biçimde yorumlanması içinde, bu kültürün bilinmesi gerekiyor.  Örneğin; Aşık “on yedi yaşımdan doğdum anamdan” diyor, bu gün bunu yorumlayacak kişi bunun Alevi –Bektaşi dilinde yola girmek anlamına geldiğini, “ölmeden önce ölüp” yola girerek yeniden doğulduğunu anlattığı bilinmezse doğru yorumlayamaz; bunu daha somutlarsak, aşık Hüseyin bir deyişinde “Fargeyledik be altında noktayı” der; aşık böylece, Hz. Alinin Muaviyeye karşı yürüttüğü kampanya sırasında yaptığı bir konuşmasına atıfta bulunur. Bugün bununu eserine alacak sanatçıda bunun ne anlama geldiğini, burada ne kast edildiğini [45]öğrenmişse, bunu hem düzgün okur, hem de düzgün yorumlar; yoksa bozuk bir saatin bazı anlar doğruyu gösterdiği gibi iş tesadüfe kalır. Her şey böyledir.

Bu gün bunları anlamak isteyende, anlayıp içten hissederek söylemek isteyende bu deyişlerin ruhunu hissetmek için bunları bilmelidir. Bu deyişler, bu şiirler aslında bir birlerini tamamlarlar. Bunları söylerken, okurken tümünü söyleye bilsek, birinden öğrendiğimiz bir bilgi diğer bir deyişi anlamamıza yol açar. Bu yüzden bu günlerde bu deyişlerimizi kasetine okuyan sanatçılarımıza “eserin tümünü okuyamasanız da, deyişin tümünü eserinizin kapağında yazınız” diye yapılan önermeyi tekrarlamalı, bunları yapmaya teşvik edip, bunu yapanları taktir edip, övmeliyiz. “Marifet taltife tabidir” derler, bizde iyi olanları övüp herkese göstererek, örneğin gücüyle herkesi bu yola gelmeye zorlamalıyız.  Bu konuda Ruhi Su’nun kasetlerindeki özen, titizlik iyi bir örnektir, bu günlerde ise Kalan Müziğin çıkardığı “Arşiv Serisi” her türlü taktiri hak eden çığır açıcı güzel bir çalışma, güzel örnekler. Aslında, bu kültürü işleyen ortalama bir kaset böyle bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkmalıdır, bu kültüre yakışacak olanda budur, bu kültürün işlendiği ürünlerin ortalaması böyle olmalı ki, bununda üzerinde yükselecek dağları tepeleri olabilsin.  

Deyişleri yazarken şunu fark ettim; bu deyişleri yazdıran insanlar deyişleri; aşık malı, Mürşit malı diye ikiye ayırıyor. Aşık malı deyişler içerisinde de yedi ulularınkine ayrı bir yer veriyorlar[46]. Mürşit malı diye; Katibi, Fevzi, Şiri, Hasreti, Cemali gibi Hacıbektaş soyundan gelen Çelebileri kastediyorlar. Cemlerde aşıklar atışırken bir aşık mürşit malı deyişler söylemeye başlarsa, diğer aşıkta mürşit malı söylermiş; sonra mürşit mali deyişleri az bilen söyleyecek deyiş bulamadığından susar, kimin (hangi aşığın) bildiği çoksa o bildiklerini peş peşe söyleyerek sözü bağlarmış.

Bende “gerçeğe hü” diyerek sözü bağlıyorum; gerçeğin demine hû ...

 
A. Rıza Aydın
 Kaymak Köyü – 2  Ağustos 2003 ; (16.Mayıs 2004 –Adana)

                     
YAZIDA İNCELENEN ŞİİRLER:
 
Ek- 1  

Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü

Seyit sultan Celal dünyadan göçtü
İbdiyi tanımı lokman ağladı
Erenler sağına soluna geçti
Hazreti Pir Balım Sultan ağladı

Sabah namazında koptu bir figan
Hatice Fatime eyledi evkar
İşitti bu hali Feyzullah sultan
Ah etti ciğerim büryan ağladı

Saatler tutuldu çanlar çalınmaz
Ademden Hateme dengi bulunmaz
Dahi selevatsız ismi anılmaz
Onun için ehli iman ağladı

Kıble tarafına döndü yönünü
Dört meleyke geldi okşar tenini
Giyittiler şahı Merdan donunu
Şetti baki şahı Merdan ağladı

Teneşir üstüne koydu yudular
Orda muradına aldı adiler
Sultan Feyzullahı yalınız koydular
Gökte melek yerde insan ağladı

Muhammet sağında Ali solunda
İmam Hasan İmam Hüseyin kendi halinde
Dedeler Dervişler tabut kolunda
Gökte melek yerde insan ağladı

Hafızlar yanında illa fetane
Okurlar kuranı azimi mevla
Zeynel Abidin’de ta şuptan şupa
İmam Bakır ile zindan ağladı.

Üçler kapısından içeri girdi
Musalla taşında namazın kıldı
Hazreti Hünkara yüzünü sürdü
İmam Cafer Ali imran ağladı

Musayı kazımın indi belinden
İmam İrizanın koktu gülünden
Has bahçenin seher bülbüllerinden
Kan akardı çeşmi giryan ağladı

İmam bilmeyenin kalbi kör oldu
Muhammet Tağı ile Nağı nur oldu
Kırklar meydanına girdi sır oldu
Bir nur doğdu şemsi çihan ağladı

Onur doğdu Feyzullahın başına
Gadem bastı Muhammedin yaşına
Ol Hasan askeri Mekdi coşuna
Haykırı ben sahip zaman ağladı

Kelemi cevadende oldu hesabı
Ebdebi kabirde buldu hesabı
Bin iki yüz yetmiş dörtte Şahabı
Kerbela’da ulu divan ağladı

Kaynak : Kaymaklı Navruz Aydın

Şahabı adında bir şair Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi  (İsmail Özmen) kitabında yok.

 Ek- 2

Zeynolmuş kâkülün enver misali
Boyun erguvandan güzelsin güzel
Çatılmış kaşların gonca-yı âla
Ay mâh-i tabandan güzelsin güzel

Hüsnünde yeşil hat aşikar olmuş
Çatılmış kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin aleme hükümdar olmuş
Mührü Süleyman’dan güzelsin güzel

Velim aydur suretin hatmi secdegâh
Sensin bütün güzellere pişigâh
Bir nebi neslisin adil padişah
Hasılı cihandan güzelsin güzel

19 temmuz 2003 - Kaymak Köyü

Bu şiir Aşık Velini’nin şiirlerinin yayınlandığı Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi ile Emlek Alevî Âşıkları kitaplarında yok

Ek 3.

DÜVAZ İMAM

Selevattan indi nişan
Muhammet ehli dindir
Deyverin ey sofular
Evvelki imamınız kimdir:

Birincisi İmam Ali
İkincisi İmam Hasan
Üçüncüsü İmam Hüseyin
Dördüncüsü  İmam Zeynel
Beşincisi İmam Bakır
Altıncısı İmam Cafer
Yedincisi Musa’yı Kazım
Sekizincisi İrizayı Haldır
Dokuzuncusu Muhammet Tağı
Onuncusu Ali’yel (Ali gel)  Nağı
On birincisi Hasan Ali Askeri
On ikincisi Mehtiyi sahip zaman

Derviş Alim bakışına
Böylece girdim düşüne
İki cihan güneşine
Oda din ile imandır

Kaynak kişi : Navruz Aydın. Kaymak Köyü


Ek4

 KUDRET KANDİLİ -1

kudret gandilinde balkıyıp duran
Muhammet Alinin nurudur vallah
Zuhûr edip kafirin leşkerin kıran
Elinde Zülfikar Ali’dir billah

Elinde Zülfikar altında düldül
Önünde  Kanber’in dilleri bülbül
Hatice’yi Fatime anam cennette bir gül
Ona sırrım dedi Hak Habibullah

Fatime anamdan doğdu Hasan Hüseyin
Onların nuruyla ziyalandı din
Kırk pare bölündü Zeynel Abidin
Çekelim yasını hasbetenlillah
 
Muhammer Bakırdan Caferi Sadık
Musayı Kazıma İriza dedik
Târikat abıyla cismimiz yuduk
Hak buyurdu müminin kalbi Beytullah

Tağı Nagı müminlerin civanı
Ol Hasan Askeri cismim sultanı
Elinde höçceti Mehdi zamanı
Vakit tamam oldu gönder ya Allah
 
Ta ezel ezelden böyle buyruldu
Hariciler bu dergahtan sürüldü
Kün  deyince yedi kat yer dürüldü
Bir harfinen bina kurdu arşullah

Virani’yem niyazım var üstada
Elinde Zilfikar ol ehli gaza
Bin bir dondan baş gösterdi Murtaza
Bir bilmişim mürşidimdir eyvallah.

19 temmuz 2003
Kaynak: Navruz Aydın -Kaymak Köyü

KUDRET KANDİLİ -2

Aynı deyiş Sabahat Akkiraz’ın “Yiğit insanların türküleri” kasetinde şöyle:

Kudret kandilinde balkıyıp duran
Muhammet  Ali’nin nurudur billah
Zuhur edip küffarın meskenin yıkan
Elinde Zülfikar Ali’dir billah
 
Elinde Zülfikar altında Düldül
Önünde Kanber’in dilleri bülbül
Hz Fatime anam cennette bir gül
Ona sırrım dedi hak Resuullah

 Fatma anadan geldi Hasan Hüseyin
Onların nuruyla ziyalandı din
Kırklara erişti Zeynel Abidin
Çekeriz yasını hasbetenlillah

Muhammet Bakırdan Caferi Sadık
Musa-i Kazıma İriza’dan  bin yatıp durduk
Tarikat abıyla cesedin yuduk
Hak buyurdu müminin kalbi beytullah

Taki Naki imamların şivanı
Hasan-ül Askeri cismim sultanı
Elinde Zülfikar Sahip zamanı
Vakit tamam oldu göndere Allah

Naksaniyem niyazım var üstada
Elinde zülfikar hem ehli kande
Bin bir dondan baş gösterdi Aliyel Murtaza
Mürşüdümüz bülbülümüz eyvallah


[1] Kaymak Köyü, Şarkışla’nın Emlek bögesinde yer alan, Kızılırmak’ın kenarında küçük bir köy.
[2] Düvâzdeh: (Farsça) on iki sözcüğü imâm sözcüğüyle birleşip “Düvâzdeh imam” diye söylenirmiş ama bizim yörede bu bir kısaltmaya uğramış “Düvâz İmam” biçiminde söylenir. On iki İmamların adını anan dua anlamına gelir.
[3] Annemi köyde herkes adıyla -Navruz diye çağırır, biz çocukları, torunları, gelinleri de onu Navruz diye söyleriz; bundan dolayı yazı boyunca da çoğunlukla annem yerine Navruz diyeceğim.
[4] Burada belirtilmesini düşündüğüm bir not var: “Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü” şiirinin mahlasında adı geçen ŞAHABI adına İsmail ÖZMEN’in “Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi” adlı kitabında rastlamadım. Bu kadar güzel şiir yazan birinin tek bir şiir yazması düşünülemez, başka yerlerde mutlaka olmalıdır diye düşünüyorum.
[5] Alevilerin - Bektaşilerin kovuşturmalara uğrayıp kitaplarının yasaklandığı o dönemlerden bu günlere, bu şiirler gele bilmişse, bunlara meraklı, bu deyişlerin değerini hisseden, böylesi bir avuç Bektaşi aydınının gayretleri,  büyük çabaları sonucu gelebilmiştir.
[6] Tarihleri A. Celalettin ULUSOY’un “Alevi-Bektaşi Yolu” adlı kitabından aldım.  Kitapta ölüm tarihi üç yerde geçiyor  biri farklı doğrusun bu (1846 yılı) olduğunu düşündüm; A.Celâlettin ULUSOY kitabının iki yerinde ölüm tarihi ile ilgili olarak şöyle diyor: “Hamdüllah Çelebi, Amasya’da sürgünde bulunduğu sırada 1846 yılında ölüyor” Sayfa 93; “1846 aynı zamanda Hamdüllah Çelebi’nin Amasya’da öldüğü tarih” sayfa 97.
 Bu tarihi, Aşık Veli’de Hamdüllah Çelebi’nin “Don değişti şu dünyadan göç oldu” diye belirttiği şiirinde “Sene bin iki yüz altmış üç oldu” diye belirtiyor; İsmail Özmen  Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi’nde –yanlış olan- diğer tarihi vermiş.
[7] Bu dönemde Alevi –Bektaşi önderlerine yapılanlarla ilgili bakınız: John Kıngsley BİRGE  “BEKTAŞİLİK TARİHİ”. ANY Yayınları. Sayfa88- 89.
[8] Mafilik, (Mahfil) sözcüğünden bozma sürgünde, göz hapsinde bulundurma anlamında kullanılıyor.
[9] Ebemle Acırlıoğlu dede Şiri mahlasını kullanan Aşığında Hamdullah çelebi olduğunu söylerlerdi. Onlar şu dizeleri: “Hamdülüllah şimdi Şiri dediler / Geldim gittim zatım hiç bilmediler / kimseler bu sırrı anlamadılar / canlıya cansıza kardaşıdım ben” buna kanıt sayarlardı. Bu konuda A. Celalettin Ulusoy anılan eserinde Şiiri’nin Bektaş Çelebi olduğunu söylüyor, Nejat Birdoğan’sa -Alevilik adlı eserinde- Cemalettin Celebi olabileceğini söylüyor.
[10] Yazının içinde aşık Velinin bu şiirlerinden birkaç örnek var.
[11] Bu öykülerden birini burada analım:

Aşık Veli sazı omuzun da Amasya’ya giderken bir köyde çocuklar Aşık veliyi taşa tutmuşlar, aşık Veli buna seyirci olup çocuklara hiçbir şey demiyen köy ahalisine “ayıp değil mi şu çocuklarınıza bir şey deyinsene” diye çıkışınca orada bulunanlardan da aşığa taş atmaya başlayanlar olmuş, aşıkta bunun üzerine “Allah bunu görüyor inşallah oda sizi taşlar” demiş. Aşık Veli bunu demiş dememiş dağdan köyün üzerine taşlar yuvarlanmaya başlamış, adeta köyün üzerine yağmur yağar gibi taş yağıyormuş. Bu defa köylüler Aşık Velinin ayaklarına kapanıp “ aman baba biz ettik sen eyleme, şu taşları durdur” diye yalvarmaya başlamışlar. Aşık Veli köylülere “ eğer bana on iki tana koyun vermeyi vaat ederseniz taşların durması için Pirime yalvarırım” demiş. Köylüler kabul etmişler. ... Aşık Veli on iki koyunu alıp Amasya’ya gelmiş; Amasya’da pirin kapısına doğru gelirken bakmış ki evdekiler kendini seyrediyor, o neşeyle “ yav ne seyrediyorsunuz, gelinde bari şu koyunları içeri tıkalım, yoruldum iflahım kesildi” diye sertçe kızmaya başlamış bunun üzerine içeridekilerden biri “ne kızıyorsun bire aşık, sen yoruldun da biz boş mu durduk, taş ata ata bizimde kollarımızda derman kalmadı, bizimde iflahımız gevredi ” demiş.

                Burada şunu da belirmeliyim: Hamdüllah Çelebi, Amasya ya sürgün edildiğinde onu görmeye gitmek zormuş çeşitli yasaklar varmış. Bu yüzden en azından ilk dönemler bir  Sail (Dilenci) kılığında Amasya ya gidip onu hiç mi değil uzaktan da olsa görmeye,  Hamdüllah’tan haber getirmeye, haber almaya çalışırlarmış Aşık Velinin şiirlerinden bu anlaşılıyor.
 
[12] Sâil: suâl eden, soran. Dilenci
[13] Alevi- Kızılbaş Ozanların şiirlerine bu kültürde “Deyiş” denir; ancak şimdilerde şiirde deniyor yazıda iki sözcüğü aynı anlamlarda kullandım.
[14] Bir örnek: Atilla Ökırımlı. “ALEVÎLİK – BEKTAŞİLİK VE EDEBİYATI” Kitabının VİRANİ bölümünde bu şiir var. Bakınız say: 201. Şiir M.Halid BAYRİ’nin “Aşık Virani Divanı” kitabından aynen alınmış.
[15] Bu olguyu Sabahattin EYÜBOĞLU, Ruhi Su’nun “Pir Sultan Abdal” kasetine yazdığı sunuş yazısında şöyle dile getiriyor: “Halk beğendiği bir şaire onun söylemeyeceği, söyleyemeyeceği sözleri kolay kolay söyletmez, söyletemez, orası doğru: ama benimsediği şair susturulmuş, sesini duyuramaz olmuşsa onun ağzından, onun gönlünce ve söyleyiş biçimiyle sözler yarattığı da su götürmez bir gerçektir.” Yaşar KEMAL “Kitab-ı Dede Korkut Üstüne Birkaç Söz” başlıklı yazısında konuyla ilgili şöyle diyor: “Gene folklor çalışmalarımdan biliyorum ki, Çukurova’ya inen her türkü kimin olursa olmuş hemen Karacaoğlanın olmuş. Ben Çukurovada, Toroslarda, Karacaoğlanındır diye çok Pir Sultan Abdal şiiri topladım”. (Kitap-lık. 72. sayı)
[16] Bu işi onlar daha çok tekkelerinde yaparlarmış ama tekke dışındaki başka muhabbetlerinde de (sohbetlerinde de) bu konulardaki düşüncelerini geliştirmişler.
[17] Aşık Veysel bunu, “Can kafesten uçar bir gün” diye söylüyor.
[18] “...Alevi inancına ve bir kısım mutasavvıflara göre insanda ölümlü olan bedendir. Ruh ölümsüzdür. O varlığı ve yazgısının sonucu olarak bir süre konuk kaldığı bedenden ayrılacak ve gitmesi gereken yeni ortamlara giderek, varlığını oralarda sürdürecektir”. Nejat Birdoğan “Anadolu’nun Gizli Kültürü ALEVİLİK” sayfa: 318
[19] “Mevlânâ’nın Ölüm anına “Şem-i Âruz” demesin bundandır
[20] A. Celalettin ULUSOY “Hünkar Hacı Bektaşi Veli ve Alevi –Bektaşi Yolu sayfa: 240- 242. Tasavvuf bölümü.
[21]  A. Celalettin ULUSOY  “Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi – Bektaşi Yolu”  bakınız sayfa 240 – 242 - Tasavvuf bölümü.[22] Bu evren anlayışı ile modern “Büyük –Patlama ( Big  Bang) teorisinin benzerlikleri üzerine muhabbet etmeyi değer. M.S. 1050 yılında ölen, Şirazlı Baba Kûhi : “ Gözümü açtım, beni kuşatan yüzünün nuru ile / Gözün gördüğü her şeyde yalnız Allah’ı gördüm” (İslâm Sûfîleri. R. A. Nicholson sayfa:51 aktaran  “Kaygusuz Abdal” – İ. Z. Eyuboğlu. Sayfa:185 ); Harabi “Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır / Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hak’tır / Her nereye baksan Hakk’ı mutlaktır / Ahvâl-i Vahdeti beyan eyledik”; Hilmi Dedebaba: “Tuttum âyine yüzüme / Ali görünür gözüme / Nazar eyledim özüme /Ali görünür gözüme / HİLMİ bir gedâ-yı kemter / Görür gözüm, dilim söyler / Her nereye kılsam nazar / Ali görünür gözüme”; Gaybi: “Sana âlem görünen hakikatte Allah’tır” diyor;  Şeyh Bedrettin : “Yeri, göğü, havayı, suyu, ateşi (öğeleri) yönetmekle görevlendirilmiş melekler, bu varlıkların kendilerinde bulunan kuvvetlerden başka bir şey değildir, Hakk’ın iradesini onlar yürütürler”. Say:89
[23] Devriye:İnsan ruhunun kaynağı olan Hakk’tan ayrılıp gene ona dönünceye değin geçirdiği olaylara “devir” ve bunu açıklayan görüşe “Devriye Kuramı” denir. Nejat Birdoğan. Anadolu’nun Gizli Kültürü ALEVİLİK. Sayfa: 317. (Ayrıca bakınız  Ozanlar bölümünün 30. dipnotu- Sayfa: 425)
[24] A. Celalettin Ulusoy  “Alevi- Bektaşi Yolu” Sayfa 256
[25] Yazının sonunda Kudret Kandilinde balkıyıp duran şiirinin, her iki biçimi de, -Kasette söylediği biçimi ile Navruz’un yazdırdığı biçimi- var.
[26] Bunu, geçmişte kalan bir olaya karşı tutum alış olarak göremeyiz, bu dün olduğu gibi hem günümüzde hem de gelecekte olabilecek bu tür olaylara karşıda bir tutum alıştır. Ali’ye Küffarın  meskenini yıktırırsanız, PKK gerillalarının Köy Koruyucularının Meskenlerini başlarına yıkıp kundaktaki çocukları bile katletmesine yada İslamcı gurupların sivil insanların kitlesel olarak yaşadığı yerlere; okullara, ibadet hanelere, metrolara, ikiz kulelere saldırarak sergilediği vahşete ses çıkaramazsınız, karşı gelemezsiniz. Düşmanla savaşmanın da bir mantığı, bir ahlakı vardır. İnsanlığa yeni bir umut vermeye çalışan CHE yada onun açtığı çığırdan yürüyen taraftarları; Ülkelerini kurtarmaya çalışan Vietnamlı devrimciler asla böyle şeyler yapmadılar, böylesi sivil hedeflere saldırmayı akıllarından bile geçirmemişlerdir. Nasıl bir evin temizliğinin göstergesi tuvaletleri ise bir düşüncenin yüceliği, insana yakışıp yakışmadığı da, düşmanına karşı tavrında görülebilir yada ölçülebilir. Bu açıdan bakınca şunlar göz önüne alınmalı:Yunus Emre’nin “biz kimseye kin gütmeyiz düşmanımız kindir bizim”; “Sen seni ne sanırsan ayruğu da onu san”; “çalış ki yapasın kemliğe iyilik bir iyiliğe iyilik insanlık mıdır” dediği gibi Viktor Serge “Bir Devrimcinin Anıları”nda konuyla ilgili şöyle diyor: “İnsanın savunulması. İnsana saygı. Herkesin hakkı tanınmalı, herkesin bir değeri olduğu bilinmeli, herkesin kendini emniyette hissedebilmesi sağlanmalı. Yoksa sosyalizm olmaz. Yoksa, her şey yanlıştır, hiçbir şeyin çekiciliği kalmaz. Evet aynen şöyle diyorum: herkes, ama herkes, insanların yüz karası bile olsa, bir “sınıf düşmanı” bile olsa, burjuva çocuğu veya torunu bile olsa. Bir insan evladının bir insan evladı olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır”. Bu açıdan Lenin’in Fanny Kaplan’ a, Hz. Ali’nin de Mülcemoğlu’na (İbni Mülcem’e) karşı tavırları incelenebilir; Mustafa Kemal’in Yunan Ordusu İzmir’den gittikten sonra Vilayet binasına ilk gelişinde önüne serilen Yuna Bayrağını çiğnemeyi reddedişi ile Çanakkale’de şehit olan Aznak askerlerine karşı söylediği sözlerde bu bağlamda incelene bilinir, o tarihi koşullarda bunları yapmak zordur.  Sonuç olarak diye biliriz ki: aman dikkat;  Türkülerin bozulması kötü sonuçlara yol açar.
[27]  Burada içimden geçen bir sıkıntımı belirtmek istiyorum; gönlüm istiyor ki andığım her şiirin tümünü burada yazayım. Çünkü bir şiirin bir dizesi başka bir şiiri anlamamızı sağlıyor. Ama konu dağılıp, okuyan sıkılacak diye yazamıyorum. Sanatçılarımız da benzer kaygılardan okudukları şiirlerin tümünü söyleyemiyorlar. Buda bilincimizi köreltiyor. Çok beğendiğim, olumlu bir öneriyi burada anmak istiyorum: Ruhi SU Pir Sultan Abdal CD sinde- kasetinde güzel bir geleneğimizden söz edip güzel bir yol gösteriyor: “Bir açıklama : Halk arsında; bir ilahi, bir nefes yada bir ozanın bir türküsü söylenirken, eksik söylenmemesine dikkat edilir. Eksik söylemek, bir ayeti eksik okumak kadar saygısızlık, bilgisizlik sayılır. Söyleyenin hüneri ve bilgisi bunlarla ölçülür. Bu, okumanın, yazmanın bilinmediği zamanlardan gelen bir kuraldır sanırım. Zamanla ve halkın katkısıyla sözler, ezgiler değişse bile kişiliklerin sürüp gelebilmesi; geleneğin bu yasaları sayesinde olmuştur. Bu böyle olmakla beraber bugün; bir konserde yada bir büyük plakta şehirli dinleyicinin ilgisini uzun süre diri tutmak, sanatçının bir sorunudur. Bu nedenle, çeşitli türküler söylemek ve bunu belli bir süreye sığdırmak için, türkünün sözlerinde ister istemez bazan kısaltmalar yapmak gereğini duyarım. Bir nefesin ya da bir türkünün bütün dörtlüklerini söylesem, bir büyük plağa ancak dört, beş tanesini sığdırabilirim. Plakta bir metnin bütününü  kapağa almakla, bu eksikliği tamamlama olanağını bulabiliyorum.Ruhi Su”
Alevi deyişlerini söyleyen sanatçıların tümü, kendilerini böyle bir sorumluluk içinde hissedip, böyle yapsalar hem işlerini çok da ha iyi yapmış olurlar, hem de bu kültürün gelecek kuşaklara taşınıp, deyişlerin birbirlerini tamamlayarak, birbirlerinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmasının  yolunu açarlar.
[28] Aşık Veysel’in bir şiirinde “İriza mı senin adın / Nettin baltayı baltayı” dediğini göz önüne alırsak bu şiirde de “Rıza” yerine “İRİZA” dendiğini düşüne biliriz.
[29] Ama Cismimizi yudurup temizlettik anlamında  deyişler çoktur Yavuz Top’un Deyişler-1  kasetinde söylediği şu deyiş bir örnek: “Ya ilahi aşk oduna yandığım mıdır suçum / İsm-i şerifini her dem andığım mıdır suçum
Yana yana döne döne döndüğüm / Pirim haktır mürşidime yunduğum mudur suçum”. Başka bir örnek Pir Sultan’dan : “Muhabbet eyleyip yokla Pirini / Yusun senin namus ile arını / Var bir gerçek ile kıl pazarını / Kıldığın pazardan ziyan gelmesin”.
[30] Bunu Aşık Sefıl Sadık dizelerinde şöyle dile getirmiş: “İkilik perdesi kalktı gözümden / Şükür Hakk’ı birlemişim özümden / Evvel iki sandığıma ağlarım”
[31] Şeyh Bedrettin Varidat, sayfa 74. Vecihi Timuroğlu çevirisi. Makalat aynı olgu şöyle anlatmış: “İnsanın gönlündeki bu ulu kentte iki sultan vardır. Biri Rahmani, öbürü ise Şeytani’dir. Rahmani sultanın akıl’dır. Şeytani sultanın adı ise nefestir.” Aşık Veysel “Gezerken aklımın evine vardım” şiirinde gönlündeki bu zıt kutupların mücadelesini, o fırtınayı anlatır.
[32] Bakınız A. Celâlettin ULUSOY “Alevi-Bektaşi Yolu” sayfa: 196-197
[33] “Alide Muhammet Muhammet’te Ali / ikisi de bir elmanın yarısı / Eğer dört ırmağın gözün sorarsan / Ser Çeşmeden gelir suyun durusu”  
[34]  “TEHVİT” diye bilinen şiirlerde de bu konu işlenir.
[35] Günümüzde, Alevi ozanların deyişleri çok söyleniyor ama bunu söyleyenlerin bu deyilerin ağırlığını düşünmeden, sorumsuzca davranıyorlar: Örneğin, Efkan Şeşen, Pir Sultan’ın  “Çok nimetin yedik helâllaşalım /   Geçti dost kervanı eyleme beni” dizelerini söylerken “Çok mihnetin yedik helâllaalım” diyor. Pir Sultan’ın deyişini söyleyeceği zaman Pir Sultan’ın bir kitabına yada herhangi bir sözlüğe baksa, yada bir Pir Sultan Derneğinin  Şubelerinden birine uğrayıp “nasıl olmuş” diye dinletse, bu basit hatayı yapmayacak; ama sanatçılar  buncağız bir zahmete bile katlanmıyor.
[36] Dikkat edilirse düşmana pusular kurmanın, tuzaklar kurmanın, elvan çeşit kalleşliğin kol gezdiği orta doğu kültüründen farklı bir yaklaşım var burada. Düello mantığı gibi, mertçe bir tutum var; böyle oluşturulan bu kültürün sonucu türkülerimiz deyişlerimizde mertliği öğütlüyor; Bu kültürün içine de yetişen ünlü sanatçımız Neşet ERTAŞ söylediği bir türküde “Gafil varmak biz düşmanın üstüne / Hazır ol vaktine diyenlerdeniz” diyor ,burada her şeyiyle farklı iki kültür yok mu. Kör oğlunun tutumunu da bu bağlamda düşünmek gerekir.
[37] İkrar verip ikrarında durmak, ikrarından dönmemek Bektaşilikte önemli bir gelenektir; bu şiirlerinde çokça işlenmiştir
[38] Annem bu öyküyü çok anlatır. Benim Sünni kökenli arkadaşlarım eve geldiğinde onlara da anlatır(mış). Bu sene eve gelen bir arkadaşımın yanında koyu Sünni biri de varmış, annem bu öyküyü anlatınca adam birden kızıp “ yahu bu ne kepazelik, hiç Allah Hüseyin’e böyle der mi, hiç Hüseyin Allah’tan büyük olur mu”deyip evi terk etmiş.  
[39] “Beşi birlikte”, deyimi Muasahip olacak kişiler rehberin öncülüğünde meydana gelip dendin karşısına dizilince de “beşi birlikte” diye söylenir.
[40] Şeriat iktidarının ezdiği, şeriatçı mantığın küçük görüldüğü ezilenlerin Alevilerce nasıl yüceltildiğine, güzel bir örnek; yetmiş iki milleti bir görmenin sonucu olan bu anlayış Hacıbektaş’ın Vilayet namesinde de var.
[41]  Bu öykü Pir Sultan’a “Şah demeden türkü söyle seni asmayacağız” diye şart koşulup onunda “sizde şah diyeni öldürürlerse bizde bu yayladan Şaha gidelim - açılın kapılar Şaha gidelim” dizesiyle başlayan deyişler söylemesi, öyküsüyle aynı tema. Bu gelenekte takiyenin zerresi yok,  takiyenin tam tersi bir tutum var. Sorbon Üniversitesinde Öğretim elemanı olduğu söylenen El Tiycani “Ehlibeyit yolu” diye bir kitap yazmış. Şii yolunu (işleğini) anlatan bu kitapta Takkiye ile Muta nikahına “Dinimizin temelidir” diyor (bakınız sayfa 152- 155 ile164 sayfalar). Buna göre  “eline diline beline sadık olan Anadolu Alevisinin”  bunlardan hiç birine sadakati kalmıyor; ne ikrara bağlılığı kalıyor, ne diline bağlılık nede beline bağlılığı kalıyor. Bu öyküyü anlattığım Yahudi arkadaşım O. Dilber: “bizim cemaatın önderi Sabatay Sevi tam bunun zıttını yapar, İslamiyet’i kabul ederek önce canını kurtarır” demişti.  
[42] Bektaşi’ye “baba erenler siz uçuyor muşunuz” diye sormuşlarda  baba erenler “yok demiş biz uçmayız da dervişler anlatırken bizleri uçururlar”.
[43] Bu yaklaşımı-söylemi borçlu olduğum ROGER GARAUDY “ Kıyısız bir gerçeklik üzerine” adlı kitabında Picasso’yu anlatırken şöyle diyor: “Oysa, burada beni ilgilendiren, Pikasso’nun başına ne geldiği değil, onun bu başına gelenlerden ne meydana getirdiğidir.”  R. Garaudy, “Kıyısız bir gerçeklik üzerine”, Sayfa: 23. Aydın yayınları İzmir.
[44] Muhabbet etmenin Alevi kültüründe önemli bir yeri vardır; olgunluğa erişmek için bir üstattan el alıp bir mürşide bağlanarak onunla muhabbet etmek gerekir, bu şarttır. Hatayi bunu bir şiirinde şöyle anlatır:  Gönül ne durursun sende varsana / Mürşid-i kamile varmadan olmaz /... / Bu dünya durdukça eğer dursan da / On dünya dolusu kitap görsen de / Her harfine bin bir mana versen de / Mürşid-i kamile varmadan olmaz.
[45]  Hz. Alinin konuşmalarından yada –J. Birgenin- Bektaşilik Tarihinden konuya bakıla bilinir
[46] Burada  Celalettin ULUSOY’un hazırladığı bir gül deste olan “Yedi ulular” kitabini saygıya la analım 

KAYMAKTA DERLEDİĞİM ŞİİRLER ÜZERİNE KISA NOTLAR -1

 

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Ekle comment Yanıtlar (0 Gönder)

Güncel haberler

Mersin Yaşam