Türkçe'yi Diyarbakır'da Söktüm

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Bu makaleyi beğendiniz mi ?

(Toplam 0 Oylar)
Fontu Ayarla Decrease font Enlarge font
image PARTİKÜLER HATIRALAR

Şiirlerim lir, şarkılarım tar, dudaklarımda karahöbür moru, turna tınıları kulaklarımda. Bir şehirdeyim. Dilinin altında dil tutan bir şehirde. Kulaklarım tetikte taşları dinliyorum. Her şehrin bir sesi olur, demişti bir arkadaşım. Katman katman üstünde olan bu kadim şehirde kimbilir kaç ses olur birbirinin içinde. Benim de her şehirde yeniden açılır kulaklarım ama burada pir açılıyor. Çünkü söylenileni duymaktan öte bir duymak gerekli burada. Öyle ki, şehrin bana ilk söylediğinden değil, hiç söyleyemediğinden duymalıyım tınısının tonunu. “Zmane zkmaki* “yi duymalıyım bu şehirde. Ana karnındaki dili sökmeliyim. Elbet olmaz birden bu dediklerim, bilirim. Elbet zaman lâzım, niyet lâzım. Niyetim var ama zamanım kısıtlı. Gelişlerim şen ola, diyerek başlatmalı ziyaretleri bu diyarlara. Özel tınıları duymak istiyorum diyorum ya, bu şehir bunu hak ediyor. Ancak bir de bir kentle kurulan ilişkide öznel nedenlerimiz varsa yüklediğimiz anlam, içimizde taşıdığımız duygular da daha bir yüksekten salınıyor. Yıllar önce beni ve ailemi Diyarbakır’dan Erzurum’a götürecek olan otobüs perondan kalkmadan az önce annemle babamı gözden kaybetmiştim. Eğer onları zamanında arayıp bulamasaydım bu şehirde bilerek unutulacağımı sanmıştım yedi yaşındaki çocuk aklımla. O yüzden diyorum ki; belki de bu kadar mutsuz ayrıldığım kentte, çocukluğum boyunca minik bir anıdan büyük bir travma yaratmayı beceren belleğim karıştırmak istiyordur özel sayfalarını. Belki de hiç bilmediğim kiliselerini gezerek başlamamızda da bir keşif gizi saklıdır. O zamanlar tanışmadığım yüzünün peşindeyimdir Diyarbakır’ın belki de. Kim bilir.

Her şehrin nasıl sesi varsa, işaret ettiği bir de yara var sanki bedenimizde. Bunu belirginleştirmek için mi nedir, Diyarbakır‘a gelmemizin bir hafta öncesinde dilimin ucunda kocaman bir yara açılıyor. Öyle ki; ne yediğimden bir şey anlıyorum, ne konuştuğumdan. Her lokma önce oraya çarpıyor ağzımda çevrilmeden, ve her söz oradan kırılıyor ağzımın içinde. Dilimin ucu delinmiş sanki. Ne ilaçlar deniyorum iyodundan kortizonuna. Ama hiç birisi fayda etmiyor. Diyarbakır’a gelince dostlarıma söz ediyorum dilimin iflah olmaz yarasından. Hemen karanfil veriyorlar. Ve de sıkı bir tembih patlatıyorlar hemen arkasından; aman aman günde sekizi sakın aşma. Azı faydadır ama sayıyı aşarsan zehirlenirsin ha, diyorlar. Gün boyunca ikişer ikişer emiyorum evire çevire. Ancak sayı altı olunca kesiyorum, neme lazım. Nasıl iyi geliyormuş karanfil, dil yarasına. İçimden şöyle geçiriyorum ben de; belki de bu kadar zor değildir dillerin iyileşmesi. Karanfil basmalı belki de, dile illâ bir şey basılacaksa. Karanfiller, güller dermeli artık bu coğrafya.

KİLİT SURLARDA ROMANTİK KALPLER

Yarın kurban bayramı. Arife günü bir şehirle tanışmak normal günlerindekine benzemiyor. Balıkçılarbaşı’ndan başlıyoruz. Sağlı sollu işporta dolu cadde. Baharatçılar, tatlıcılar, bakırcılar, tütüncüler. İstanbul’un Mahmutpaşası gibi bir cümbüş. Altın sahtesi kalın bilezikler ilgimi çekiyor işportalarda. Çarşıdaki dükkânlarda da iri parlak boncuklu dev duvar saatlerini görünce buralarda afili şeylere olan özel ilgiyi daha bir anlıyorum.

Surlarına çıkıyoruz. Çin Seddi’nden sonra dünyanın ikinci büyük duvarı olarak bilinen Diyarbakır Surları bugüne kadar bir çok badire atlatmış. Kalkan şeklinde inşa edilen surların dört tane ana kapısı, yedi tane burcu var. Eskiden sadece surların içinde kalan bölgesi kadar olan şehir şimdi Urfa yönüne doğru oldukça yayılmış. Kalkan balığının baş kısmına yakın yerde beyin takımını korumak için ikinci bir koruma var. İç kalenin duvarları surların yapısından daha sağlam, daha yüksek görünüyor. İç kale şimdi restorasyonda, Sanırım bittiği zaman oldukça önemli bir çekim merkezi olacak bu şehir için. Surlar birkaç yerde kesiliyor. Bunun sebebi Cumhuriyetin ilk yıllarında şehirde peşpeşe görev yapan iki vali “Şehir hava almıyor ve bu yüzden çok ısınıyor.” gibi bir gerekçeyle şehri çepeçevre saran ve bir bütünlüğü olan tarihi surların bazı yerlerini dinamitlemişler. O sıralarda arkeoloji çalışmaları için burada olan Fransız profösör Albert Louis Gabriel’in Ankara’ya olan raporları ve çabaları ile durum daha vahim hale gelmeden engellenmiş neyse ki. Yer yer de yeniden onarılmış sur duvarları. Ancak görünen o ki; bu onarımlar oldukça özensiz yapılmış. Sadece tamirat mantığı ile tarihi dokuyu korumak mümkün değil. Bir bütünün içinde aniden karşınıza çıkan yapısı farklı taşlar, yama gibi duruyor. Ama yine de surlar oldukça etkileyici. İçeriyi korurken dışarı çıkmayı önleyen kilit yapısını ise unutmak mümkün değil. Bir zamanlar sur dışında kalan Cıxari’ye pikniğe gidebilmek için “Cenazemiz var” diyerek kapıları açtıran insanların tabutun içine gizlediği nevaleleri, dönüşte boş tabutu omuzlayıp piknikten dönen yorgun ama keyifli insanları anımsıyorum surlara bakınca. Paulo Coelho, Beşinci Dağ isimli kitabında “Kentler kendi geçmişlerini bellekleri sayesinde bilirler.' demiş. Bunları yaşayan bellek de benimki değil ama okuduklarım da belleğimde alıyor ya yerini. O heyecanlı cümbüşü gözümde canlandırıyorum. Bir gün tabuta doldurulmuş piknik malzemeleri ile yakalandıklarında, kadınların aman dileyerek valiye düzüverdiği maniyi öğrenmiştim o kitapta.** Mani şöyleydi: “ Paşa paşa hoş paşa / Sakalı gümüş paşa / Şeftali çiçek açmış / Yasağı kaldır paşa”

Eskiden yeniden düşünerek yolda yürümekteyken Urfakapı’dan Mardinkapı’ya doğru gidiyoruz. Surların iç kısmında taşlara oyuk verilerek birbirine yakın olarak yapılmış iki tane kalp deseni var. Bunların anlamını merak ediyorum. Böylesi engel anlamı taşıyan heybetli surlarda romantizm simgesi kalp. Hem de bir değil iki tane. Bulunduğum konumu söylemeyi unuttum; o anda biz iç kısımdayız. Bu bölümde surlar biraz daha düzgünleştirilmiş ve ön tarafında yeşil alan çalışması yapılmış. Ancak surların üstüne çıkıp yürüdüğümüzde duvarın hemen diğer yanında oldukça yoksul insanların yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Hatta bir tanesi evindeki televizyon anteninini surların üstüne bağlamış. O insanı orada, o koşullarda yaşama pratiği içinde düşünürken “Neden surlara dikkat etmiyorsun? ' gibi bir soruyu ona karşı içimden bile yöneltemiyorum. Sağ tarafta Şehitlik denilen mezarlık var. Biraz ileride Dicle Üniversitesi şehirden ve birbirinden oldukça kopuk olarak ayrı binalar şeklinde görülüyor. Belli ki öğrencilerin birliktelik kurup eylem yapma olanağının azaltılması için bu şekilde inşa edilmiş.

Surların üstünde yürüdüğümüz için her iki tarafı birden görmeye uygun durumdayız. Eski zamanlarda kapılardan geçip şehre girmenin arınmayla ilgili bir ritüeli varmış. O nedenle şehrin kapılarına yakın noktalarına hamamlar inşa edilmiş. Anlamı, şehre gelirken insanın üstünde ve içinde getirdiği tüm kirlerinden uzaklaşması ve şehre tertemiz olarak girilmesine olanak vermekmiş. Bunu Diyarbakır'a gelmeden evvel okuduğum kitaplardan öğrenince uçakla da gelmiş olsam, şehre girmeden önce bir kapı dibi bulup hamamda yıkanmayı ve şehre öyle girmeyi ben de çok istemiştim aslında. O yüzden de daha yola bile çıkmadan telefon açıp sormuştum ama maalesef o tarihi yapılardan bugün hâlâ hamam olarak çalışan bir tane bile kalmamış. Hamam belki sembolik bir şey olurdu arınmak anlamında ama altını çizerdi mutlaka anlamların. Mardinkapı’ya giderken sol tarafta kalan eski hamam da şimdi cami şeklini almış, o şekliyle hayatına devam ediyor. En azından bu hamam için belli ki; sularla oynaşıp arınma duygusunun yerini, tanrıya ulaşıp arınma temeli almış.

ÇAN KULESİNİN YILLARALTI GÖLGESİ

Kiliselerde ise şimdilerde sanki daha bir onarım başlamış gibi. Kocaman bir yapı olan Ermeni Surp Giragos Kilisesi'nin tavanı zamanla tamamen açılmış. İçeri dolan yağmur, kar, insanların talanı derken kilise belli ki sadece ana hatlarıyla bugüne taşıyabilmiş kendisini. Kolonlardaki demir çiviler bir zamanlar oralarda bir şeylerin asılı olduğunu gösteriyor. Bugün artık varlığının izi bile kalmamış şeyler de var elbette kilisede. Eskiden bir çan kulesinin de olduğunu öğreniyoruz. O yıllarda minareden daha uzun bir yapının olması kanunen yasak olduğu için 1915' te top atışlarıyla yıkılmış. Önceki yıllara ait fotoğraflar var bahçesinde. Nasıl dolup dolup taştığını düşünüyorum bu kilisenin. Şimdiyse cemaati kalmamış hiç. Nasıl olsun ki; Diyarbakır’da sadece elli altmış kişi kalmış ermenilerden.

Yazar Mıgırdiç Margosyan’ın çocukluğunun geçtiği Hançepek Mahallesi’nde dolaşırken ne yana bakacağımı, hangi hayale dalacağımı şaşırıyorum. Bugün daha çok köyden kente göç eden yoksul ailelerin barındığı bir mahalle burası. Eski adıyla Gâvur Mahallesi. Margosyan’ın kitapları sayesinde bu sokaklarda bir zamanlar yaşayan kişileri neredeyse tanıyor gibiyim. Sanki bir sokak başından elinde enfiyesiyle ebe Kure Mama çıkacak ve bana “ Hatun, gelecek yıl seni iki canlı göreyim, tamam mı? Bu ne tembellik kız! ” deyiverecek. Diğer sokaktaysa Dişçi Sarkis evine dönerken Papaz Arsen’le karşılacak. Ya da demirci ocağında bir öğle vakti Demirci Ğhaço terini silmek üzereyken Kuşçi Şeğho, eline geçirdiği boş bir peynir tenekesini havaya fırlatıp kamasıyla delik deşik ederek demircilerden para sızdırmak için gözdağı vermeye çalışacak.

Hançepek’ten ayrıldığımız halde^, ben hâlâ yarısı gerçek, yarısı hayâl dünyamdayken aniden karşıma dört ayaklı bir minare çıkıyor. Minare neredeyse bir kat yüksekliğinde ayakları olması bakımından ilginç olduğu kadar, alıştığımız gibi yuvarlak değil de kare formunda olmasıyla da ilginç. Minarenin dört ayağı altında ise masanın altına kaçmış yaramaz çocuk misali park etmiş bir motosiklet var. Hız ve din konusunda bu iki zıt sembolün birbirine böylesi kaynaşmış görüntüsü karşısında, benim durumu anlamaya çalışan bakışlarımı gören arkadaşlarım konuya açıklık getirmek ister gibi “Ne zaman buradan geçsek, bu motisiklet hep burada.” diyorlar.

Mardinkapı’yı geçince Keçi Burcu’na geliyoruz. Burada burcun üstüne ve altındaki bölüme iki yıl önce kafe açılmış. O noktadan bakınca sol tarafta geniş bir alana yayılan Hevsel Bahçeleri’ni görüyoruz. Şiirlere konu olan Hevsel Bahçeleri bir zamanlar rengarenk güller içinde bir yermiş. Şimdiyse gülleri yok ama sonbaharın içiçe erimiş sarı renginin güzelliğini anlatacak kadar ağaç var bölgede. Şu anki hâlinde bile insanın şair olup yazası geliyor. Uzakta görülen Dicle Nehri üzerindeki On Gözlü Köprü manzarayı güzelleştiren bir başka unsur. Ancak biliyorum ki, Hevsel bahçeleri her zaman güzel duygulara eşlik etmeyip, bir acının paylaşımcısı da olabiliyor bu topraklarda. Reşat Somuk’un İbrahim Kaypakkaya için yazdığı şiirden dizeler geliyor aklıma: “ Boynu büküktü gülleri Hevsel'in / Solgundu yüzü, kısıktı avazı bülbüllerin / Baykuşlar ölümü öter olmuştu bedenlerinde / Bir yiğit düşerken toprağına Diyarbekir'in”

Diyarbakır, birbirinden bağımsız, birbirinden ayrı nice insanı ve nice değeri birbirinin içinde ince bir iple taşıyor. Birbirinden ayrı Diyarbakırlar var sanki bu şehirde. Bir yanında lüks semtler, içinde havuz bulunduran siteler, her iki katı dubleks dairelerden oluşturulmuş yüksek binalar, son derece şık kafeler, oturma birimleri, mağazalar... Diğer yanında üstüste yaşam savaşı veren, bir dilim ekmek için, ya da diline eğreti dil ekmemek için yaşam mücadelesi veren insanlar... Hepsi de Diyarbakır.

FIRINDA PİŞME SIRASI

Akşam olunca misafir olarak kaldığımız eve dönüyoruz. Bir koca tas içinde ıslatılmış sumak suyuyla pişirilen dolmanın önce kokusu, sonra lezzeti tüm günün yorgunluğunu çıkarıyor üstümüzden. Bayramı Diyarbakır’da geçirmek normal zamanına göre daha bir farklı hâline tanık olmamızı sağlıyor demiştim ya; arife öncesinden başlayan çörek pişirme heyecanı sarıyor hanımları ve fırınları. Anason, çörek otu ve mahlepten oluşan iç’in konulacağı hamurda su yerine süt kullanılıyor. Hanımların bakır leğenleri fırında pişme sırasına giriyor sonra. Daha da sonrası güzel bölüm; ağızda dağılan keyifli lezzet. Bu yörelerdeki beslenme kültürüne bakarsak, yemekler et ağırlıklı. Bir de bulgur ve yarma var bolca. Kavrulmuş tel şehriyeli bulgur, pratik mantığı ile şaşırtıcı. Dikkatimi çeken bitkilerle de tanışıyorum Diyarbakır’da. Mesela menengiçin yeşilimsi mavi meyveleri çekilip kahve gibi pişiriliyor. Bense dönerken yanımda götürmek için hemen bir torba edinip bitkiye kendi yorumumu getiriyorum. Peşpeşe ağzıma atıp çiğnediğim taneler sanki Diyarbakır kokuyor.

Bu şehirde ilgimi çeken bir başka şey de taziye evleri. İçini görmek için uygun zamanımız olamadı ama hakkında biraz bilgi edindim. Burada ölüm sonrasında ilk üç gün yemek veriyormuş cenaze sahipleri. Baş sağlığına gelen kişiler için çay, her an servise hazır oluyormuş. Üç gün sonrasında taziye merasimi cenaze sahibinin evinde devam ediyor, yedisinde okunan mevlüt ile ilk haftaki ritüel tamamlanıyormuş. Yas evleri genellikle erkeklerin geldiği evlermiş ama bazılarında kadınlar için de bölümler bulunuyormuş. Bu konudaki bilgileri içselleştiremediğim için dinlemekle yetiniyorum. İçselleştirebilmek için bu cenaze ritüellerinden hiç değilse bir kaç tanesine katılmak gerekir.

Ben soru cevaplarla şehir hakkında bilgi edinmeye çalışırken minik gezimiz sürüyor. Mardinkapı’nın karşısından Sultan Şırça Türbesi’nin yanındaki yola giriyoruz. Yolun ilk başlarında daha çok köylülerin getirdikleri satılıyor. Sıkça karşılaştığım veteriner ofisleri aralarına girmiş olan bu dükkânlarda aradığınız pek çok şeyi bulmak mümkün, Bir dükkânın kapısında yazılı olan “Bize her yer Diyarbakır / Herkes sever, biz ölürüz.” yazısı belki biraz fazla şairane ama yine de beni kendisine çiviliyor. Ancak arkadaşlarımın ilerideki bir kapıdan içeri girdiğini görünce onlardan kopmamak için koşup yetişiyorum. Burası bir kervansaray. Eski ismi ile söylersek Deliller Hanı. Bu hanın avlusunun içinde nereye gidersek gidelim iki adım peşimizden gelen görevli bir kişi var. Bu tavrın hizmet için mi, yoksa yakın takip alanına mı girdiğini anlayamıyoruz. Bende yarattığı duygu potansiyel suçlu kabul edildiğimiz hissi olduğu için bir an önce oradan çıkmak istiyorum. Sanırım bu duyguda ortağız ki bir an önce hepimiz kapıya yöneliyoruz.

Arkadaşımızın kızı İstanbul’da bir üniversitede okumakta olduğu için okulda kendisine sorulan soruları aktarıyor bize. Ona sıkça yöneltilen “Arkadaşlarınla rahat konuşabilmek için mi Kürtçe öğrendin? ” sorusu, bu ülkenin batısında üniversiteye kadar gelmiş gençlerde dahi bu boyutta bir Kürt olgusu olabileceğini göstermesi bakımından ilginç.Modern giyinmiş genç bir kızın Kürt olabileceği akıllarına gelmiyor. Bir gencin Diyarbakır'da okuyup İstanbul’da bir üniversite kazanabileceği olasılığına gerçekleşmiş olduğu halde hâlâ şaşırmakta olduklarından dolayı “ Sen nasıl, nerede okudun? ” diye soran arkadaşları olabildiği gibi; “Diyarbakır'da havaalanı var mı, sen ailenin yanına nasıl gidip geliyorsun? ” diye soran hocaları bile olabiliyor. İstanbul’dan örnekler verirken kızımızın okuduğu liseye geliyor söz, hâl böyle olunca. Okuduğu lisenin penceresinin görüş alanına giren Dicle Üniversitesi ve yine Şehitlik mezarlığını aynı anda göstererek, lise öğretmenlerinin “Seçiminizi yapın Dicle’ye mi, yoksa Şehitlik’e mi gitmek istiyorsunuz” şeklinde geçen cümlelerini de anmadan geçemiyor.

TARİHTE KAYBOLMUŞ GİBİYİM

Üçüncü gün kahvaltı yaptıktan sonra Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Oralarda lâzım olur, yanında bulunsun diyerek bir arkadaşımın elime tutuşturduğu Mardin gezi rehberinin sayfalarını yol boyunca karıştırıyorum. Aslında kitaba bakıyoruz ama canlı rehberler yanımızda. Evlerinde misafir kaldığımız arkadaşlarımız o yörenin yerlisi olduğu için rehberin kendisi de üzerinde sohbet edilecek bir konu haline gelerek yol arkadaşımız oluyor. Üstelik arkadaşlarımız misafir konuk etmekte öylesine mahirler ki, hiçbir ayrıntıyı atlamıyor “Şu nasıl olur acaba? ” şeklindeki sesli düşüncelerimizi dahi yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk olarak algılıyorlar. Aslında en büyük değer olarak bu misafirperver yaklaşımın sözünü etmek gerekir sanırım, buralardan söz edeceksek.

Mardin denilince, yol boyunca sohbeti yapılan en belli başlı konu eşekler oluyor hâliyle. Elimizdeki rehberde de zaten iki sayfada bir karşımıza eşekli bir fotoğraf çıkıyor. Mardin Belediyesi’nde çöp toplama işinde çalışan eşek kadrosundan söz ediyoruz. Eşeklerin bordrolarını düşünüp kendi aramızda gülüşe gülüşe giderken sağda bir tabelâ dikkatimizi çekince muhabbetin de konusu değişiyor. Zamanımız kısıtlı, rotamız belli olduğu için o anda Mazı Dağı sapağına doğru yolumuzu çevirmiyoruz ama arkadaşımız öz ablasının orada yaşadığından söz ediyor. Söylediğine göre kendisi, üç beş cümle olsun Kürtçe bildiği halde, abla tek kelime dahi Türkçe bilmiyormuş. Abla kardeş arasında bile böylesi büyük iletişim engelinin var olabilmesinin tek nedeni buradaki insanların yaşam gerçeği haline gelmiş koşullar.

Mardin’e vardığımda arabadan iner inmez yukarı doğru birbiri üstünde uzanan evlere bakıyorum. Mardin’i görmeden belki fotoğraflarından fikir sahibi olmak mümkündür ama içinde olmak fotoğrafta buğulandığını hissetmek gibi bir şey. Mardinli olan Murathan Mungan buraları tasvir ederken zamanın Mardin’de elle tutulabilir olduğundan söz etmişti. Bense sanki zamanı değil elle tutmak, tam tersini hissediyor olmalıyım ki defterime şu cümleyi not ediyorum. “ Mardin'de zamana yetişemiyorum / tarihte kaybolmuş gibiyim.” Tarihi doku burada insanı öylesine sarıyor ki, “Tarih nedir? ” sorusunun peşine düşüyor aklım. Demir Küçükaydın ’ın bir yazısında okumuştum. Diyordu ki; “Tarih, bugün dünyayı kaplamış Marksistlerin çoğu için Geçmiş olarak anlaşılır ve onun Şimdi ve Gelecek olduğu kavranamaz. Bu nedenle, Tarih de, örneğin kelebek koleksiyonu veya yoga yapmak gibi, insanı bilgi ve/veya ruhça geliştirdiği kabul edilen yararlı bir uğraş olarak görülür. Hâlbuki bizzat o Tarih’in kendisinden çıkan Tarih’e ilişkin yasaya göre, bizler Tarih’e Şimdi’nin gözlüğüyle ve Geleceğin perspektifiyle bakarız. Dolayısıyla Tarih üzerine her söz aslında Şimdi ve Geleceğe ilişkindir. Diğer bir ifadeyle Tarih, Tarih değildir.” Beni çarpan daha çok bu düşünsel ayrıntıydı sanırım. Mardin’de kaynayan insan cümbüşünü gördükçe Tarih’in bu coğrafyadaki gidişatı üzerine umutlandım. Ve Tarih şimdi dedim. Burada bulunmakla kendimi de o Tarih’in bir parçası olarak düşündüm. Kendime baktım boylu boyunca. Şehire baktım bir kez de. İliklerine dek şiire kesmiş gibiydi dev cüssesinde Mardin. Şiire kesmişti elbet her taşı, kesmişti ki şöyle düşürmüştü notunu Cemal Süreya Mardin’e bakıp: “Taştan ağzıyla öpmüştür seni / Kan revan içinde alnaçlar”

Dışarıdan bakılınca genel hâli bile bin seyre değerken, bu şehrin ayrıntısı insanı nerelere götürür. İlk olarak hemen önümüzde uzanan Mardin Müzesi’ne doğru meylediyoruz. Daha merdivenlere ulaşamadan yolumuzu küçük bir kız kesiyor. Abla n’olur benden al, benden al, diyor. Ben daha neyi almam gerektiğini bile anlayamadan sarf edilen bu cümle iki adım sonra anlam kazanıyor. Boncuklardan yapılmış bileklik ve kolyeler, el için özel bir takı şeklinde dizayn edilmiş şahmeranlar hakikaten çok göz alıcı. Mardin gümüşleriyle ünlü ve ben Mardin ya da Midyat’a gidersem mutlaka gümüş almam konusunda İstanbul’dan tembihliyim. Ama bu küçük kızın yere serdiği bez üzerine dizdiği boncuk takılar, beni neredeyse gümüş görmüş kadar heyecanlandırıyor. Bir şahmeran ve ona takım kolye alıyorum ki, iki kız çocuk daha yanımızda beliriyor. “Abla ondan aldın, bizden de al.” Peki, diyorum üç beş adım ötedeki bezin üzerine serili bilekliklerden de iki tane alıyorum ki; kızlardan birisi hep ondan aldın, hem ondan aldın, diye peşpeşe yineliyor. Anlamıyorum; iyi de diyorum alıyorum ya sizden de; hâlâ daha niye almadın diye bu feryat figan. Meğerse yanyana serili iki bezin sahibi iki ayrı kızmış. Ben onları bezleri gibi birlikte olarak düşünüyorum doğal olarak algımda. Ne yapalım, bu kadar yolu bu küçük kızı kırmak için mi geldik; ondan da alıyorum. Nihayet boncuklarımızı da aldığımıza göre Mardin Müzesi’ne giriyoruz. Müze bahçesinde bir müddet durup şehre mi bakmalı, yoksa bir an önce içeri girip Geçmiş’le mi yakınlaşmalı bilemiyorum. Dinlerin ve dillerin kavşak yeri olarak tanımlanan Mardin’de Geçmiş’in incelikli objelerinden hangisine bakacağımı şaşırıyorum. Kil tabletlere düşürülmüş o incecik harfler mi, göz yaşı şişelerindeki kederli ışık mı beni daha çok etkileyen. Kocaman sunak kabının içinden sızan kanları görür gibi oluyor gözlerim bir an.

Verimli Hilal’in sınırları içinde bulunan bu kentin geçmişi, bulgulara göre M.Ö. 5000’e kadar uzanıyor. Müzedeki duvarda çerçeveletilmiş olarak Atilla Yaşrin ve Osman Utkan’ a ait iki şiir var. Tarihi doku sergilenirken ‘Şiir’in de unutulmamış olması ince bir nokta. Osman Utkan’ın şiirinde geçen “Geçmişe gidilir her abbaradan” dizesi ilgimi çekiyor. Abbara, Mardin’de evlerin altından giden ince tünel şeklindeki geçitlermiş. Düşünsenize bir evin oturma odasının, mutfağının altından geçen bir geçittesiniz. Bu demek oluyor ki, görünenin dışında, şehrin altında bir Mardin daha var.

Müzeden çıkınca hemen bir gümüş dükkânına giriyoruz. Gümüşler tamamen elle yapıldığı için1000 ayar gümüş kullandıklarını söylüyor dükkândaki satıcı. Modelleri o kadar zarif ki hangisini elime alsam bir yakınlık kuruyorum. Telkâri ve gümüş işletmeciliğine de gönderme yaparak,“Bir gün parlatmak istersen beni / Göm beni ilkin bir güzel karart”demişti Cemal Süreya, Mardin’i anlattığı şiirinde. Telkâri, geçmişi M.Ö.3000’lere dayanan bir işlem. Burada olup da geçmişin parlak tozunu almayan bir nokta yok gibi zaten. Dinlerin birbirine dolandığı bir yerde teller dolanmış, çok mu... Ben de türküleri kucaklaştırıp bir Antep türküsü mırıldanıyorum içimden. Sevdiği kızın farklı dinde olmasının zorluğunu ta içinde taşıyan bir gencin sevdiğine doğru uzanan dilinde şu sözler ses bulur ya: “Ya sen İslam ol ahçik, ya ben olam Ermeni” ***

TAŞLARDA ISITILMIŞ FİNCANLAR

İçimden söylediğim türkü sürmekteyken gözüm mırra hakkında bilgi veren bir yazıya takılıyor. Mırra, Arap coğrafyasına özgü bir içecek. Urfa-Mardin gibi yörelerde hâlâ devam eden bir olgu. Bir kaç kez kaynatılması ve çok acı olması mırranın fiziksel olarak en belirgin özelliği, ama asıl değeri kültürel açıdan yüklendiği değerlerde. Mırra fincanının sıra olarak büyükten küçüğe servisi, her yeni serviste hep aynı fincanın kullanılması gibi yazılmamış kuralları var. Bir kural daha var ki; size sunulan fincanı hiç elinizden bırakmamanız gerekiyor. Aksi takdirde servis yapan kişi ile evlenmek ya da onu evlendirmek durumundasınız. O kişiyle evlenmek istemezseniz bir başka şansınız da fincanı altınla doldurmak olabilir, ya da o kişinin ceyizini düzmek. Bu rivayetlerin şu anda ne kadarının uygulamada olduğunu bilmek zor. Ancak savruk hareketlerin, o kişiye hiç bir sorumluluk getirmediği yanılsamasının hızla yayıldığı modern zamanlara hiç bir anlamda uymayan bir gelenek mırra. İçecekle kurulan anlam dünyası üzerinden dünyayla ilişki kurma şekli. Dünyayla kurulan ilişkinin içecekle sembollenmesi, ya da tersinden kurarsak sembollerin insanda somutlanması olarak da okunabilir.

İçecekten söz ederken aklıma geldi. İstanbul'dan buralara kadar gelmişken mutlaka yapılması gereken bir güzellik de, Diyarbakırda'ki Sülüklü Han’da taşlarda ısıtılmış fincanlar içinde yapılan kahveden tatmak olabilirdi. Bu bilgiye uçağımızın kalkmasına yarım saat kala yapılan bir muhabbette ulaşınca, geriye sadece yutkunmak kalıyor bugün. Ama öğrenmiş olmanın buralara bir daha gelmek için bir heves oluşturacağını düşünürsek, bu bilgi güzel bir şeye dönüşebilir algımızda.

İçmediğim kahvenin kimbilir kaç yıllık hatırı var, kaç yıllık birikmiş anıları. Ben yine Mardin'e döneyim. O ana kadar gördüklerim beni oldukça etkilemiş durumda ama başımı kaldırıp tepemde yükselen kente bir daha bakıyorum. Her birisi ince bir oya gibi duran evlere. Başım dönüyor. Bayılacak gibiyim. Ve o anda bana garip gelen şey şu: Böylesi bir muhteşemlikte bir an önce her bir ayrıntıyı görme isteğim coşacağına tam tersi bir duygu oluşuyor içimde. Evime gidip uyumak istiyorum. Sanki bir parça şey daha görürsem kesin bayılırım gibi bir garip endişe sarıyor içimi. Her şeyi anlamlandırıp sebebini çözemeden rahat etmeyen beynim boşa debeleniyor o anda. Çünkü bazı soruların cevabını bulabilmek o konuyla ilgili bilgili olmuş olmayı gerektirir. Bu sorunun yanıtını İstanbul’a döndükten çok sonra okuduğum bir kitabın içinde aniden karşıma çıkan bir bilgiyle bu konunun bağlantısını çözdüğümde buluyorum ben de. Stendhal Sendromu’ndan söz ediyor okuduğum sayfa. Stendhal, Floransa ‘da gittiği küçük bir mekân içinde o kadar çok sanat eseri görmüş ki bayılıvermiş. Floransalı bir doktor da, pek çok turistin sanatsal veya tarihi eserlere bakarken bayıldığını tespit etmiş ve bu duruma da Stendhal Sendromu ismini vermiş. Anladığım kadarıyla ben Mardin’de bayılmadıysam da, ucundan dönmüşüm bu sendromun. Rahat bir nefes alıyorum bunları okuyunca, aksi takdirde kendimden şüphelenecek ve bunca zenginliği daha yakından görmeyi istemek yerine, evime gidip uyuma isteğimi bir ayıp gibi içimde saklayacaktım muhtemelen.

SÜRYANİ ŞARABI İSTER MİSİNİZ...

O anda henüz bu bilgiye ulaşmamış olduğum için kendimce makul sebepler bulmaya çalışırken şehrin sokaklarında yürümeye başlıyoruz. Bayram sebebiyle kepenklerin (yöre ağzıyla söylersem darabaların) çoğu kapalı. Ama belli ki burada bulunan dükkânların çoğu kuyumculuk yapıyor. Tarihi bir yapının altında bir dönerci görebiliyoruz. Mardin’in dar sokaklarında gezerken bir bahçeden çıkan kişileri görünce tedirgin de olsak, fırsat bu fırsat diyerek hemen başımızı önce içeri uzatıp, içerde birilerinin olduğunu görünce de sakıncası yoksa bakabilir miyiz, diyoruz. Bu kadar sıcak bir karşılık beklemiyorduk doğrusu. Anında içeri buyur ediliyoruz. Bayram geleneği olamayacağına göre içeri bu kadar sıcak buyur edilme sebebimiz ne olabilir diye düşünmemek elde değil. Gözlerim odayı tarıyor hızla. Oldukça ilginç döşenmiş bir ev. Koltukların arkasında hemen bir sandık var. Duvarda bol papazlı fotoğraflar. Perdeleri ve döşeme tarzı enteresan. Yerlerde hiç halı yok ve ayakkabılarımızla içeri girmemizi söylemeleri birilerinin bu eve sıkça geldiğini gösteriyor. Ev sahibi hanımın, “Süryani şarabı ister misiniz? ” şeklindeki sorusuyla, benim olası sebepleri daha fazla aklımda dolandırmama gerek kalmıyor. İstiyoruz elbette. Gelen şarapların kaynağı da dibi derin sandık zaten. Şişe şişe şaraplar, likörler alıyoruz sadesinden mahleplisine. Buralarda bir mahlep yakınlığıdır kurduk gidiyor. Poğaçalarıma kattığımda eklediğim hamuru yumuşacık yapan mahlepin bu şekilde farklı kılıklarda sürekli karşıma çıkmasından aslında değil şikayetçi olmak, memnunum hatta. Şaraplar tamam likörden de isteriz deyince, ortaya önce muhtelif buzdolabı süsleri hemen peşinden el şeklinde yapılmış boncuklar çıkıyor. Bu el Fatima’nın eliymiş. Sanırım Fatima’yı tanıyor olmam gerekirdi. En iyisi hiç belli etmeyeyim. Ama şundan eminim ki, bileğinden kesilmiş mavi bir eli kulp yaptrıp boynuma takmakla uğraşmayacağım. Böyle bir takı takmak hiç de içimden gelmediği için tasa usulca geri bırakıyorum mavi Fatima elini. Kalkmak için ayaklanıyoruz; bayram ziyareti kısa olur. Bir yandan hızla çikolata ikramı yaparken, bir yandan da hint sürmelerinden söz ediyor hanım. Biraz daha oyalanırsak bu müthiş pazarlamacının tüm ürünlerinden edinmiş çıkacağız belli ki bu odadan. Kalkıyoruz.

Bazı evlerin kapısının üstünde asılı Arapça harflerin olduğu küçük levhâlar ilgimi çekiyor. Hacca gitmiş kişilerin evlerinin kapısına koydukları bir işaretmiş bu levhâlar. Dükkânlara gire çıka giderken, daha açık söylemek gerekirse dükkânlardaki sabunlardan sabun, şekerlerden şeker seçip beğenirken acıkıyoruz hâliyle. Arkadaşımız diyor ki; illâ da Rıdo’ya götüreceğim sizi. Size orada kebap yediremezsem Mardin’den eksik gidersiniz. Biz dünden razıyız ama ona yük olmak da istemiyoruz. Ama Rıdo’nun önüne gelince kapıdan dışarı taşan kuyruk mu bizi bir anda içeri meylettiriyor, içerden gelen enfes kokular mı, yoksa arkadaşımızın o bitmez tükenmez misafirperverliğinin bir parçası olarak orada bize yemek yedirmeye dair istekli yüz ifadesi mi bilmiyorum. Bildiğim şu ki, yemek öncesi taslarda gelen ayran içimizi serinletiyor.

Biz, Rıdo’dan keyifli bir yüzle çıkarken, mutlaka görülmesi gereken bir yer var, diyorlar. Burada neresi görülmemesi gereken yer ki. Hiç arasız gezilirse Mardin ve çevresini gezmek üç tam günü buluyormuş. Biz görülmesi gereken yerlerden yanyana duran Kasımiye’yi geçip Şehidiye Cami ve Medresesi’ne iniyoruz. Oradaki yapıların ayrıntılarını mihmandar çocuklardan dinlemek istediğimi önceden bilen arkadaşım, ben aşağı iner inmez yanıma bir çocuk gönderiyor. Tamam anlat, dememle çocuk sanki makineli tüfekten boşaltır gibi bildiklerini ezberinden sıralamaya başlıyor. Buradaki minarede birbirini görmeyen iki merdiven var, diyor. Ben nasıl oluyor peki, gibi sorular sorarak araya girince çocuğun ezberi bozuluyor hâliyle. Bir önceki cümleden başlayarak gözüyle de bana hele bir karışma, ben hepsini anlatacağım işareti yaparak başlıyor yine ezber cümlelerini sıralamaya. Bu minare yapılırken ustayla çırak bir maharet konuşturma rekabetine tutuşmuşlar. Çırak demiş ki; Ey usta, ben senden önce yapacağım merdivenleri. O yüzden aynı minareye çıkan iki merdiven yapmışlar. Usta minarenin merdivenlerini bitirdiğinde çırağınkininin çoktan bitmiş olduğunu görünce rivayet oymuş ki kendisini aşağı atmış. Tipik bir öykü gibi görünen bu hikaye eşliğinde yeniden bakıyorum minareye. Dilerim atmamıştır diyorum içimden. Ne kadar da önemsiz görünüyor gözüme tepeye önce çıkan bir merdiven yapmak. Hayat bu kadar kolay bir nedenle harcanacak bir şey mi diye düşünürken, tam da hayattan söz ediyor mihmandar çocuk. Bahçenin biraz ilerisinde peşpeşe küçük havuzlardan bir bölüm var. Aslında düz bir şekilde bakıldığında özel bir şey ifade etmiyor insana. Hayvanların su içmesi için yapılmış bir yalakmış gibi görünüyor. Belki de aslında öyle zaten. Ama bu sulara yüklenen anlam, havuzların yapılma öncesinde mi oluştu, sonra zaman içinde mi bilmiyorum. Havuzda suyun döküldüğü minik bölüm anne karnını sembolize ediyormuş. “Zmane zkmaki”den gelen sesi buradan duyacağız demekki diye düşünüyorum. Biraz ilerisindeki küçük bölüm bebeklik, bir sonraki çocukluk, uzun olan bölüm ise gençlikmiş. Sonra su o kadar minik bir kanalla ayrılıyor ki oradan yaşlılık sembolü kurmak, gerçekten güzel bir benzetim. Yaşlılığın sıkıntılı ve kısa bir dönem olduğunu söylüyor mihmandar çocuk da zaten. Ben tam “Su bu noktada bitiyor, nereye devam ettiği ise yeraltı borularının işi artık” diyecekken, çocuk bahçe ortasındaki içi boş havuzu gösteriyor. İşte bu havuz da mahşer yeri, diyerek. Suların buharlaşması üzerinden bir anlam dünyası da oraya kuruyor ama benim havuzda gördüğüm mahşer bomboş bir yer. Oysa çok kalabalık olacak demişlerdi. Mahşer öncesi sessizlik bu olsa gerek.Yapıdaki taşların yapıştırılmasında kullanılan deve kuşu yumurtası da sanırım mahşer gibi sembolik bir şey olsa gerek. Yoksa kaç adet deve kuşu telef olmuş olmalı diye bir hesap yapmak istemiyorum bir avlunun ortasında.

GÜNEŞ TAPINAĞI ÜSTÜNDE YÜKSELEN DEV MANASTIR

Mardin sokaklarında gezmeye devam ediyoruz ama oldukça yorulduk aslında. Bilginin bu kadarı insana biraz fazla bile geliyor. Öylesi bir doku ki, böyle hızlı gezince sindirme zamanı olamıyor. Ama buralara kadar gelmişiz durmak yok, arabaya atlıyoruz; yeni hedefimiz belli oldu. Mardinin dört kilometre çıkışında olan bir manastırdan ve ondaki görkemden söz ediliyor hararetle. Deyrülzafaran Manastırı gerçekten de muhteşem bir yer. İnsan kendisini bir anda Gülün Adı filminden bir karede gibi hissediyor. Boş arazide öylesine görkemli bir yapı beklemiyorken bu manastırın içinde üçyüz atmışbeş tane oda olduğunu duymak görkemin matematik diliyle de altının çizilmesi gibi. Ziyaretçilere sadece birkaç oda gösteriliyor ama o bile yeterince etkileyici.

Duvarlarında yedi tane mezarın olduğu Azizler Evi bölümünde ilginç olan şey, ölülerin taht misali oturur pozisyonda olarak bir yapı üzerine yerleştirilmiş olması. Biz elbette içini yani bu görüntüyü göremiyoruz, sadece kapalı bölümler içinde oturmakta olan ölüler olduğunu öğreniyoruz. Burada bulunan yedi nişten dört tanesi metropolitlere, üç tanesi de patrik mezarlarına aitmiş. İki yüz yılda bir mezar açılıp oraya gömülmeye değer bir kişi yeniden gömülürken bir önceki kişinin kemikleri yana taşınarak taht, kendisini yeni sahibine teslim ediyormuş. Ne diyebilirim, saltanat ölüler dünyasında bile var, desem cümle tam doğru olmayacak. Yerüstü insanları ölülere bile saltanat ve iktidar biçimi kuracak kadar bu algıya sahip, desem durumu belki daha doğru anlatacak bir cümle olur. Kafam her karıştığında şiir koşar ya imdadıma: Ahmet Telli’den dizeler geçiyor gözümün önünden: “Sulara sual olunan hiçbir şey / Cevapsız kalmamıştır ve efsane / Tarihin yerini alacaktır elbet / Yanlış okundukça Dicle ve Fırat”

Bilirsiniz; Anadolu’da pek çok kilise zaman içinde camiye dönüşmüştür. Her gelen düşünce kendisini yeniden tarih yapabilmek için eskinin üstüne kendisini koyar. Bu yaklaşım Deyrülzafaran Manastırı’nda da kendisini gösteriyor. Alt kata indiğimizde burasının paganizm döneminden kalma bir güneş tapınağı olduğunu öğreniyoruz. Bu görkemli manastır, hristiyanlığın ortaya çıkmasıyla kendisinden önceki dini mekân olan güneş tapınağının üstünde konuşlanmış. Tapınakta tavan oldukça ilginç. Her birisi yukarı doğru iki metre uzunluğunda ve bir buçuk ton ağırlığında olan taşlar aralarında hiçbir yapıştırma malzemesi olmadığı halde birbirini sıkıştırma yöntemi ile tavanda asılı duruyor. Binlerce yıl önce yapılmış ve bugüne kadar sağlam durmuş olmasına karşın yine de bunu öğrenmiş olmak bir yandan bu müthiş mühendislik zekâsına şapka çıkartırken, diğer yandan insanda garip bir heyecan da duyurmuyor dersem yalan olur. Orada kesilen kurbanları düşünmek de başka bir duygunun oluşmasına sebep.

Yavaştan geri dönüş için yola çıkma zamanı. Manastırdan çıkmadan önce bahçede yerleşmiş olan kafeterya bölümü bir an için doğu ile batıyı öpüştürüyormuş gibi düşündürüyor insana. Bir yanınızda dev bir manastır ve ona giden ağaçlı yol, diğer yanda masalara yayılmış çay içen insanların görüntüsü. Yola çıktığımızda hava iyice kararmış olduğundan Mardin’in gece ışıklarıyla süslenmiş edası uğurluyor bizi. Bu arada arabamız gecenin içinde yol alırken elimiz ve dilimiz hiç durmuyor, otomatiğe bağlanmış gibi Mardin’den aldığımız badem şekerlerini yiyoruz. Benim için badem şekeri bayramlarda ikram edildiğinde bir, bilemedin iki tanesini ağzıma attığım bir tatlıydı. Oysa şimdi görüyorum ki; mor renkli ince bir şekerle kaplı bademlerden yemek insanda çekirdek çitlemek türü bir alışkanlık yapabilir. Bir şeyi bu kadar keyifle yemenin ayırdına varınca, aklıma birkaç gün önce beni canımdan bezdiren dilimdeki yara geliyor ister istemez ve dilin fiziksel bir yaralanmada ne çok acıyabileceğini düşünüyorum. Mekânlara yakınlaşmak, hafızadaki silik anıları da yüzeye yakınlaştırıyor olmalı ki birden çocukluğumun Diyarbakırındaki sınıfımız aklıma düşüyor. Oradaki bir görüntü daha doğrusu. Öğretmenimizin sıklıkla, eğer kendisinin söylediklerini uygulamazsak dilimizi o zamanlar sınıfın orta yerinde yanan sobaya değdireceğini söylediği tehditler ve bir çocuğun üçüncü uyarıya rağmen iflah olmayınca sobaya yaklaştırılan dili. Hafızamda canlanan bu görüntü beni yerimden sıçratıyor yıllar sonra. O dil sobaya değdirilmiş miydi gerçekten; hafızam bana git geller yaptığı için bir türlü netleştiremiyorum ama oturduğum sırada korkumdan altımı ıslattığımı ve öğretmen bu kez de yerdeki ıslaklığı fark ederse benim de ilgili yerimi mi yakar yoksa diye çok korktuğumu anımsıyorum. İnsanlara uygulanan baskı ve sindirme düzeninin okullar olması mantığı insana aykırı ötesi geliyor ama bu yörelerde okulların da birer baskı aracına dönüşebildiğini biliyoruz. Kendisi de öğretmen olduğu için bizzat tanık olduğu bir hikâyeyi anlatmıştı bir arkadaşım. Köyünden şehre yeni gelmiş bir Kürt çocuğun o zamana kadar köyde uzak kalarak büyüdüğü için Türkçe’den hiç anlamaması sorun olmuş. Onun diğer çocuklar tarafından ötekileştirileceğini hepimiz tahmin edebiliriz. Ancak ilginç olan şu ki;

Türkçe öğrenmiş ve bir müddettir orada yaşamakta olan diğer Kürt çocuklar dalga geçiyormuş en önce ve o bununla baş etmenin yollarını arıyormuş. Bu hâller ona yabancıymış. Çocuk doğaya alışıkmış çünkü geldiği köyde. Kar yağınca berfin diyerek seviniyor, ağaçları kuşları seviyormuş. Şimdi neden böyle itildiğini anlamıyormuş. Öğretmen bu hikâyeyi bana anlatırken demişti ki; onu üzdüklerinde ağlarken söylediği cümle kaldı aklımda en çok. Diyordu ki; Min bêrîya kûçikê xwe kiriye (Ben köpeğimi özlemişim.) İnsanların birbirini bu kadar anlamadığı toplumlarda çocukların köpeklerini özlemesi doğal. İstanbul’daki üniversitedeki öğrencilerin bizim kızın Diyarbakır’lı olduğunu öğrendiklerinde yüzlerini değiştirmesinde de aynı yaklaşım var. İnsan birbirinden beslendikçe genişler, büyür. Oysa her kimliğin ayrı bir zenginlik olduğu bilgisi ile yaklaşılsa, Kürt olduğunu öğrendiklerinde yüzlerini düşüreceklerine, kızımıza Mem ü Zin’i sorarlardı diye düşünüyorum. 5000 yıllık geçmişi olan bir kentten gelen arkadaşlarına Amed’i yargılayarak değil anlamaya çalışarak sorarken, bir yandan da İstanbul’u anlatırlardı ona, bugünününden yarınına. Ahmet Telli’yi anımsıyorum yine. “Ölmek çocukların asıl işiydi / Ağlamaksa kadınların nasibi / Bu yüzden küskündür onlar / Osmanlı mülküne ezelden beri” … Oysa ti-li-liler geliyor kulağıma derinden. Bu yörelerde Ermeni, Kürt, Türk, Süryani, Keldani, Yezidi, Yahudi tüm toplumun sevinç ve acı çığlığı olan ti-li-li. Birbirimizle savaşmanın değil kaynaşmanın güzelliğini görerek yarına birlikte savuracağımız bir ti-li-li çok mu hayâl.

SİVEREK’TE KAHVALTI

Burada düşünecek çok şey var. Ama her bir güne bu kadar çok şey sıkıştırınca yatağa yatmakla uykuya geçmek arası saniyelerle ölçülebilir. Uykuya geçmeden önce düşüncelerimi istediğim kadar kafamın içinde çevirmeye doyamamışken yeni bir gün daha başlıyor. O gün de yine nefis bir yemekle güne başlamak niyetiyle kahvaltı için patates, domates, patlıcan doğruyorduk. Bahçeden taze toplanmış anason, kuzu kulağı, dereotu, maydanoz, reyhanlar ile yeşilden yana zengin kahvaltıların tadını hepimiz almıştık burada. Patatesleri kızartmaya bile başlamıştık ki bir telefon geldi eve. Haydi nerede kaldınız, kahvaltıya bekliyoruz sizi, diyorlardı. Bir anda herşeyi olduğu yere bırakıp Urfa Siverek’e doğru yola düştük. Her şey o kadar hızlı gelişti ki ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. İnanılır gibi değildi az önce evde geniş zamanlı bir kahvaltı hazırlığındayken şimdi Siverek yollarındaydık. Giderken içinden geçtiğimiz yollardan söz etmeliyim. Dümdüz bir arazi, sağlı sollu alanlarda tarlalar var. Ama hiç de Anadolu’da görmeye alıştığım tarlalara benzemiyor bunlar. İçi taş, kenarları yine taş dolu. Taş dediysem küçük küçük taşlar gelmesin aklınıza. Her birisi koca bir kaya parçası dersem abartmış olmam. Bir kaç değişik noktada toplanmış kayalardan oluşan minik tepeler olmasına rağmen tarlanın içinde pek çok noktada serbest kalmış taşları da görebiliyoruz. Sözün kısası o kadar çoklar ki, temizlenebilir gibi değil sanki bu taşlar. Düşünün, bu taşlardan fırsat bulunursa, aralarda açılmış toprak alanlarda tarım yapılacak. Yazın kavurucu sıcağını düşünün bir de. Değil bir tane ağaç, yeşili temsilen tek bir ot bile yok ortada. Bu bölgede tarımcılık yapabilmenin zorluğu belli. Et ağırlıklı beslenme kültürünün oluşumu da anlaşılıyor biraz daha gözümde. Karacadağ Volkanı patladığında bu siyah taşlar bütün araziye yayılmış. Görünen o ki köylünün hayvancılık yapmaktan başka şansı kalmamış. O da zor görünüyor bu koşullarda. Çünkü yazın otlatmak için hayvanları dağa da çıkaramıyorlarmış dağ yasak olduğu için. Araçlara doldurup iki aylığına Erzurum’a götürmeye çalışsalar da hayvanlar bu kez yolda telef oluyormuş. Ama hayvanları otlatacak bir mera olmadığına göre burada, götürmekten başka bir çare de yok.

Siverek’ e yaklaştığımızda görüyorum ki dış tarafında binalar var. Çok katlı binaya geçme işi son on yılda oluşmuş. Kalanı eski tek katlı evler. Her birisinin damından bir diğerine geçiliyor. Damlar zaten dümdüz. Bizi davet edip büyük hazırlıklarla bekleyen kişi, arkadaşımızın kız kardeşi. Görseniz nasıl hazırlanmış, ne çok şey pişirmiş. Muhteşem bir yer sofrası kuruluyor hemen odaya. Kahvaltıda çay yanında yoğurt yiyebileceğim ve bundan böylesi tat alacağım aklıma gelmezdi. Gerçi yoğurdun özel lezzetinden söz etmemek de haksızlık olur. Biber-domates kızartması ile birlikte güzel bir ikili olan yoğurt tabağının tamamını bitiriyorum. Kahvaltı denilince aklıma gelmeyen tek şey yoğurt değil elbette. Buralarda çok meşhur olan ekşili dolmayı bu kadar büyük bir iştahla yiyeceğim de aklıma gelmezdi günün ilk saatlerinde, buralardan İstanbul’a dönerken sanki çok dolma pişiren birisiymişim gibi torba torba sumak alacağım da.

Yemek sonrası evi geziyoruz. Evin her bir odası ve mutfağı avluya bakıyor. Odada duvardaki perdeyi açınca altından rengarenk yorganlar çıkıyor. Bu yorganlar öylesine nizamlı katlanmış, öylesine parlak ve göz alıcı renklerde ki, hemen yere bir yatak serip yatası geliyor insanın. Bahçenin girişinde solda ahır var, sağda kapı arkasında tuvalet. Pek çok evde bu düzen kuruludur Anadolu’da. Tarladan gelince acil girilebilsin diye sanırım tuvaletin kapıya yakınlığı. Bir de hijyenik anlamda evden uzak kalma gerekliliği. Hayvanlar da yine aynı mantıkla bahçe kapısından girer girmez en yakın mesafeden ahırlarına varmalılar.

Erkeklerin de kadınların da açık eflatun renkli poşi taktığı Siverek’te hala ağalık sistemi mevcut. Ağadan izinsiz oradan gidip ev almak, yerleşmek pek mümkün değil. Tüm nüfus içinde sayıları da az da olsa önemli bir sosyete sınıf olduğunu öğreniyorum Siverek’te. Ve bu sosyetenin oldukça lüks bir yaşam sürdüğünü.

Ben yine yemeklere dönecek olursam, buralarda ezber bozmakta en mahir yemek, kahvaltıda ciğer (cartlak kebabı) ile güne merhaba demektir bana kalırsa. Kısa süren bu gezimizde ciğerle yakınlaşmak kısmet olmadı ama sabah saatlerinde böyle alışkın olduğumdan farklı şeyler yeyince acaba ciğer yemek nasıl bir şeydir diye epey düşündüm. Paradigmalar üzerine kafa yordum, hâl böyle olunca. Bu kavram, bilirsiniz hiç sorgulamadan -öyle olduğunu zannettiğimiz- için sürdürdüğümüz ve sürdürdüğümüzün farkında bile olmadığımız davranışlardır. Bize toplum tarafından belletilmişlerdir ve hikmetinden sual olunmaz şekilde varlıklarını kabullenmişizdir. İnsan sanır ki paradigma kavramıyla bir kez tanışmışsa artık paradigması kalmaz. Ama kahvaltıda yoğurt yemek aklınıza gelmiyorsa demek ki kalır, ama öte yandan karşınıza çıktığında da ben yemem demeyip, oturup afiyetle yiyorsanız da o kadar da kalmamış demektir, diye düşüncelere dalıp, anlayacağınız işi yine felsefeye bağlıyorum içimden.

AH AMİDİ AMİDİ

Biz Siverek’e pek hızlı geldik ama dönüşümüz de öyle hızlı olmak durumunda kalıyor. Çünkü o gün öğleden sonra Diyarbakır’da konuk olarak kaldığımız eve misafir gelecek. Arkadaşlarımız misafirlerini gönüllerince ağırlarken biz Diyarbakır’la biraz daha yakınlaşabiliriz diye düşünüyoruz. Adı artık Diyarbakır olmuş Amidi ile. Bu ismi biraz okumuştum yola çıkmadan önce. M.Ö. 13. Yüzyıl Asur belgelerinde rastlanıyor ilk kez Amidi ismine. Yunan ve Latin kaynaklarında “Amido” ve “Amida” olarak geçiyormuş. Araplar bu yöreye gelince isim Amid’e dönüşmüş. Bekr adındaki bir Arap aşiretinden ötürü de “Bekir diyarı” anlamına “Diyar-ı Bekr” denmiş. Bakırın da bol olmasının çağrışımıyla da Diyarbakır’a dönüşmüş diye okumuştum. Boşuna ismini surlarına fısıldayan şehir denmemiş. Derdi var belli ki, belki de ismim kaybolur diye sır olarak surlara emanet etmek istemiştir sesini.

Geçmişten, içimizde saklı kalan emanetlerden konuşuyorken Ofis semtinden söz etmesem olmaz. Önce biraz genel hatlarıyla anlatayım. Burada bulunan Sanat Sokağı’nda söğüt ağaçları altında kurulmuş kafeler var. Bu sokakta resim, heykel çalışmaları yapılıp, konserler veriliyormuş. Konuya böyle genel girdim ama anlıyorum ki sözü dolandırmanın bana faydası yok. Sizin de biraz önceki sözlerimden anladığınız gibi Ofis’e gelme sebebimiz aslında çok kişisel. Kırk yıl önce ayrıldığım ve bir daha da gelme fırsatı bulamadığım çocukluğumun izlerini sürmek buralarda. Hele de geçen gün aklıma gelen sobalı anıdan sonra o sınıfı yeniden bulmak bana farz olmuş görünüyor. Bir an önce ilkokul birinci sınıfı okuduğum okulu bulmak istiyorum. Harfleri söktüğüm yeri. Kardeşimin dünyaya geldiği evimizin kendisi çoktan yıkılıp yerine bina yapılmış olsa da, yerini olsun bulmak bakımından elimdeki tek nirengi noktası yine o okul; Mehmetçik İlkokulu. Oraya doğru yürürken birden bir binanın önünde duruyorum. Kocaman çok katlı bir yapı. İçimden bir ses tam orası olduğunu söylüyor evimizin ama yabancılaşıp bana böyle düşündüren şey nedir diye tekrar baktığımda, tanıdık gelen hiçbir ortak nokta yok anılarımla. İki katlı bahçe içindeki evimizin belki büyüklüğü bu iri binayı karşılıyor göz ölçümümde. Bu garip sezgiye pek bir anlam veremeden yürümeye devam ediyorum. Okul için ne yana doğru gideceğiz, diye sorduğumda tam da o köşeden dönülüp gösterilen yön beni bir kez daha yukarı doğru ihtişamıyla yükselen binaya baktırtıyor. Önünde bir çınar ağacı var ama çok çok da eski değil sanki. Yine de yaşını kestiremiyorum gözle. Ben onu tanıyamadım ama kimbilir belki o beni tanıyordur, diye düşünüyorum. Bir kaç bina boyu yol gidince okulumu görüyorum. O kadar sıkı ve yüksek levhalarla kaplanmış ki, içerden dışarısı, dışarıdan içerisi görünmüyor. Kapısını bulunca orada çay içmekte olan görevli beylere anlatıyorum derdimi. Okulumu yakından görmek istediğimi söylüyorum kırk yıl sonra. Bahçesi neredeyse aynı sayılır. O zamanki bahçesinin yarısını kaplayan yeni binayı saymazsak.

Bir tenüffüste oturup tüm çocuklar içeri girdiğinde bu bahçede tek başına kaldığım an canlanıyor gözümde. Üzerine oturduğum taş bölümü soruyorum nerede diye. O taş orada sanki hiç var olmamış gibi şimdi. Ben ellerimle göstererek tarif edince içlerinden bir bey demek istediğimi anlayıp, o bölümü kaldırdık, diyor. İnsan ne garip varlık,; artık orada olmadığına göre kaldırıldığı belli olan bir taşı bile birisi daha anımsayınca varlığını yeniden kuruyor içinde. İlkokul birinci sınıfı okuduğum sınıfıma giriyorum, tedirgin. Şimdi büyük gözüyle bakıp, büyük bedeniyle yaklaşınca ne kadar da küçük sıralar. Öğretmene normâl mi geliyordu acaba bu küçüklük, diye düşünmeden edemiyorum. Eskiden oturduğun sırana otursana, diyor oğlum. Oturuyorum; artık orada olmayan sobaya gözlerimi dikerek.

Okuldan çıkışta Ofis’teki dükkânları geziyoruz biraz. Yavaş yavaş akşam olmak üzere. Oluşan taze serinliği de yanımıza alıp yeni tanışacağımız arkadaşlarımızla buluşacağımız yere doğru yöneliyoruz. Bir şehrin sesini duymaya niyetlenmişseniz şairlerinin, güzel insanlarının sesini duymadan ayrılmamalısınız şehirden. O günün sabahında önce kendimi tanıtıp, şehirlerine geldiğimi ve kendileri ile görüşüp tanışmak istediğimi söylemiştim Hicri İzgören, Ümit Uslan ve Lal Laleş’e. Ama zamanımın da çok olmadığını ekleyince bir masanın başında buluşmak üzere hemen o akşam için sözleşmiştik. Şiir dolu, hayat dolu, Diyarbakır dolu muhabbetler yapıyoruz akşam boyunca. Ve bu güzel sohbetin sonrasında yeni tanıştığımız ama hemen fark edilen inceliği ile bizi arabasına davet edip tüm şehri gezdiriyor Ümit bey. Bir yandan anlatıyor, bir yandan gösteriyor tek tek. Şehrin gece hâli bir başka çekici. Surların karanlıkta beliren yüzünde o iki kalbi yeniden görüyorum. Her görenin gözüne benimkine takıldıkları kadar takılıyorlar mı acaba bu kalpler. Yoksa kalp figürü görmeye alışıp da en kanıksadığımız şekil mi oldu. Sevmek sözünü dilimize pelesenk edip sevgi için gereken emekten adım adım uzaklaştığımız gibi bir yabancılaşma mı oldu simgesiyle de. Benim aklım imgede-simgede giderken, biz Gazi Caddesi’ne geçmişiz bile. Gece ışıklandırılma modeli ile düşündüğümüzde İstanbul’daki İstiklâl Caddesi’ne benzer bir hava oluşturulmaya çalışılmış burada sanki. Arife günü dolaştığımızda işporta tezgâhlarla dolu olan caddeyle şimdi yürüdüğüm caddenin aynı yer olduğuna inanmak zor. Ama neden bu caddenin her iki hâlinde de İstanbul’a benzer bir nokta buldum acaba...

Hiç anlamadık günler nasıl geçti. İstanbul’a dönme vaktimiz geldi bile. Ama bir yer var ki görmek için özellikle aklımdaydı. Maalesef bu sayılı birkaç gün içinde Sivan ilçesindeki Malabadi Köprüsü'nü gidip görmeye fırsat olamadı. O köprüde yaşanmış bir hikâyenin anlatıldığı bir şarkı vardı eskiden. Çocukluğumun bir parçası olmuş, arada bir dilime gelip içime misafir oluveren bir şarkı. 'Karşıki aşiretten bir kıza gönül verdi / Aşkı uğruna her gün bu köprüye giderdi', diye başlayıp ' Tabancalar susmuştu, Malabadi Köprüsü aşka mezar olmuştu.' sözleriyle biten şarkı köprü imgesiyle birlikte aklıma yazılmıştı. Paradigma dediğimiz şey kahvaltıda yoğurt yiyememek kadar masum bir şey değil, aşiretler kurup aralarına uçurumlar inşa eden zihniyetler de önce paradigmalaşıp sonra kanunlaşabiliyor bu coğrafyada.

Ne diyebilirim, her sokağında detay gezip, her taşın altına detay bakarak; bu özel şehri mırra gibi içmek isterdim. Yanıma aldıklarım şimdilik bu kadar. Yola çıkmadan önce, şehri bilenler,“Her şey ilk bakışta fazlasıyla dingin görünür” diyerek uyarmışlardı beni. Tozuna tuzuna bulaştım, fazlasıyla merak içinde ayrılıyorum şimdi giderken.

Aynur Uluç

*Zmane zkmaki: Ana karnındaki dil (Kürtçe’de)
**Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır (Şeyhmus Diken)
*** Ahçik (axcik) : Kız (Ermeni dilinde)
  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Ekle comment Yanıtlar (0 Gönder)

Güncel haberler

Mersin Yaşam