Bölümler
Bu makaleyi beğendiniz mi ?
ALİ RIZA AYDIN YAZIYOR...
Bu yazı, merkezine MDD tezini koyup bunu inceleyen bir yazı değil, ama merkezine bunu alan yazılar yazıp, Türkiye’deki Sol gelişmeye zarar veren, her şeyiyle yanlış bulduğum, sola hiç bir hayırlı çığır açmamış olan bu MDD teziyle hesaplaşılmalıdır. Ben burada bu günlük, bu sene Kızıl Dere katliamının yıl dönümünde Mahir Çayan’ın Şiilerini yayınlarken yazdığım yazımın bir bölümü buraya alarak yetineceğim. Şöyle demiştim o zaman:
“Sosyalist devrimi savunan TİP içinde, MDD ( Milli Demokratik Devrim) tartışmasını önce Doğan AVCIOĞLU başlatır. Bunu kısaca anlatılırsak şöyle diye biliriz, MDD’ciler önümüzdeki devrim sosyalist devrim değildir, Milli Demokratik Devrimdir, buda millici güçlerle ittifak içerisinde yapılır, bu dönemde sosyalist devrimi savunmak millici güçleri böleceğinden devrim sürecine zarar verir, bu yüzden sosyalist devrimi savunmak yanlıştır der. Sonradan, Dev – Genç adını alacak olan FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) TİP içinde başlayan bu ayrışmada MDD tezini destekleyenlerin hâkimiyetine girer. FKF. 1969 da toplanan, dördüncü Kurultayında Sosyalist Devrimi savunanları F.K.F. den atma kararı alarak sosyalist devrimi savunanları F.K.F. den artarlar. Bunun için Oral Çalışlar, Sadun AREN öldüğünde, Sadun hocayı FKF den atıkları için hata yaptıklarını yazarak üzüntülerini belirtmişti. Mahir ÇAYAN’ın “Toplu Yazıları” adıyla yayınlanan kitabından, küçük bir pasajı buraya alırsak bu konun tesadüfü yada kişisel bir hatadan kaynaklanmadığını görürüz.
Mahir ÇAYAN, Zonguldak’taki bir toplantıda Sadun AREN ile karşılaşmalarını “Aren Oportünizminin Niteliği” adlı yazısında şöyle anlatıyor. “Sadun Aren’in gerçekleri tahrif edip, söylenmemiş sözleri söylenmiş gibi anlattığını, YALAN söylediğini ve yarı sömürge – yarı feodal bir ülkede, bir ileri aşamanın devrimini, yani sosyalist devrimi savunmanın, sosyalizme ihanet ve milli cepheyi böldüğü için Amerikan emperyalizmine hizmetten başka birşey olmadığını, nedenlerini açık bir biçimde ortaya koyduk, diğer ülkelerin devrimlerinden örnekler verip, kısaca izah ettik.
Odaya girdiğimizde hayretlerini gizlemeyerek ve burada ne aradığımızı sorarak bu karşılaşmadan müthiş sıkılmış görünen (emperyalizme hizmetten dolayı F.K.F.’den atılmasını önerenlerden olduğumuz için) Aren’i bu, köşeye sıkışmış durumdan Senato’daki sosyalizmin (!) sesi olan Bayan Fatma Hikmet İşmen kurtardı.”. Toplu Yazılar. Say. 12-13. Devrimci Yol yayınları.
“Sosyalist Devrimi savunuyor” diye, TİP’den kopup, Millici Güçler denilen kesimlere yönelmenin bir adı olan MDD yöneliminin, sosyalist saflara gelen insanları yeniden burjuva güçlere yönelttiği, yani düzen içi güçlerin yanına çektiği için toptan yanlış bir eğilim olarak görüyorum. MDD adıyla bilinen bu yönelim devrimciler açısından olumlu şeylere vesile olmamıştır. Mahir Çayanla, Deniz gezmiş bu yanlış gidişatta düzgün çark olmaya çalışmışlarsa da sonuç hazindir. Mahir “Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori” adlı yazısında, “Küçük burjuvazinin en bilinçli kesimini oluşturan “Kemalistlerin” Amerikan Emperyalizmine karşı kıyasıya bir mücadele vermenin hazırlığı içinde bulunduğu bilinen bir gerçektir.” diyor. Ancak bu beklentilerinin hiç birisi hiçbir zaman gerçekleşmiyor.
Sosyalist hareketlerin, bu MDD çizgisiyle hesaplaşıp, bu mantıktan kurtulmadan doğru bir çizgiye oturamayacağını düşünüyorum. “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” diyen ne güzel demiş, bende bu MDD çizgisi içinde kalınarak doğru bir yol tutturulamayacağını düşünüyorum. Kızıldere katliamının bu yıl dönümünde Mahir ÇAYAN’ın yazdığı bu şiirleri dostlarımla paylaşırken bu düşüncelerimi de belirmek istedim. Bu arkadaşlarımız bizim arkadaşlarımızdır, öncülerimizdir. Son derece samimi duygularla, doğruluğuna inanarak girdikleri bu yanlış yolda, devrimci duygularıyla yaşayıp, onurluca savaşarak bu yolda can vermişlerdir. Bu arkadaşlarımızın, duyguları, niyetleri, kendileri son derece devrimcidir ama tuttukları bu yol, bizi de, toplumumuzu da kurtuluşa götürmeyecek yanlış bir yoldur. Bunun böyle bilinmesini isterim.”
Milli Demokratik Devrim (M.D.D) tezini savunanların en sol kanadı olarak bilinen Mahir Çayan, en son yazdığı “Kesintisiz Üç” diye bilinen yazısının içinde Kemalizm’i şöyle değerlendiriyor: “Kemalizm, Emperyalizmin işgali olan bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm’i bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.
Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden, Kemalizm soldur; milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.”[30] Bu tespitin sonucu olarak Kemalist aydın çevreyi ittifak yapacağı bir güç olarak görüyor. Şöyle diyor: “vasıtasız ihtiyatlar: Kemalist aydın çevre. Dünya sosyalist bloğu. Sömürge ülkelerdeki özellikle Ortadoğu’daki milli kurtuluş hareketleri”[31]
Böylece kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurmak için işçi sınıfının önderliğinde bir sınıf mücadelesi önererek sistem güçlerinin dışına çıkan T.İ.P. de birleşen sol dalga MDD sayesinde önce param parça olup, sonrada düzen güçleriyle birlikte olmayı hedefleyen bir noktaya çekilmiş oldu. Sol Kemalizm’le yakınlaştı. Bunlar, M.D.D’nin en büyük başarısıdır. Bu mantıkla hesaplaşılamadığından dolayı günümüzdeki TKP gibi, İşçi partisi gibi, “Türk Solu Dergisi” gibi kimi sol kuruluşlar milliyetçilik bataklığına yuvarlanmış “Yurtsever cephe” adında dergiler çıkararak “sosyal yurtseverlik”[32] yapmaktalar. Bunlar iyice bilinmelidir.
12 Mart sonrası, 1970’li yılların ortalarına doğru Alevi kitlesi yüzünü sola sosyalistlere dönmüştü. Yüzünü genel olarak sola dönen 68 gençlik önderlerine sempati bekleyen Alevilerin 1970’den sonra CHP’ye kayışların birçok sebebi vardır, biz açıkça görülen birkaçını yazalım.
Toplumda yükselen sol dalgayı kendine çekmek için CHP “Ortanın solundayım” diyerek kendinin solcu olduğunu ilan etmişti. CHP genel başkanı seçilen Ecevit “Toprak işleyenin su kullananın” diye özetlenen solun hoşuna gidecek sloganlar atıyordu. Bu dönemde sola kaymış olan Alevi gençliği, bir anlamda idolü haline gelen, Deniz gezmişlerin idam edilmesini önlemek için mücadele eden, meclisteki görüşmelerde bunun mücadelesini veren CHP’ye karşı bir gönül borcu duyuyordu. 12 Marttan çıkışta, zaten genel olarak sol, Atatürkçüleşip CHP ye kaymıştı, solcular yakalarında Atatürk rozetleriyle dolaşır olmuştu. Bunda MDD çizgisinin etkisi büyüktür.
Alevi kitlenin CHP ye kayışında başka bir etkide Alevi partisi konumundaki Türkiye Birlik Partisi’nin (TBP) içindeki Demirel hükümetine güvenoyu veren unsurları atıp önce CHP ye yanaşıp sonrada CHP’ye katılmasıdır. Bence Alevilerin asıl CHP’lileşmesi bu dönemdedir. Bu dönemde Alevi aileler çocuklarına Ecevit – Bülent adları vermeye başlarlar, hâlbuki eskiden çocuğuna İnönü yada İsmet adını koyan yok denecek kadar azdır; en azından ben duymadım.
Alevilerin 1970 den sonra CHP ye kayışında farklı bir gelişmenin etkilerini de görmek gerekir. Bunlardan biri Türkiye Birlik Partisindeki (TBP) Alevi dini önderlerin, yani Çelebiler diye bilinen Ulusoyların da içinde olduğu Alevi camiasınca dini önder kabul edilen kişilerin, Deniz Gezmişlerin idam edilmesine yol açan Demirel hükümetine mecliste güvenoyu vermesinin büyük etkisi olmuştur. Bu olay olana kadar saygıda kusur etmediğimiz ya da edemediğimiz Çelebiler diye bilinen Cumhuriyet döneminde Ulusoy adını alan dedelere verip veriştirmeye onları köylere koymamaya başladık. Bu hataları olmasa bunu yapamazdık, onların tarihten gelen saygınlıklarına dokunamzdık. Çünkü buna halkında vicdanında bir tepki oluşmuştu, bizim tepkimize karşı gelmeyi içinde kabul edemiyordu. Bu dönemde bu konudan dolayı çok çelişik duygulara yaşamışımdır. Sonuçta Alevi köylerindeki Devrimci olan gençlerin tepkisinden çekinen dedeler Alevi köylerine gelemez oldular[33]. Dedelik yapmak için köylere gelmeye çalışan dedelere cezalar verildi. Örneğin bir nevi dedeler köyü olan, Maraş’ın Kantarma Köyündeki Ali Gül dedenin bu sucundan dolayı burnu kesilmiş. Bunu kendine anlı şanlı sosyalist diyen guruplar yapmışlar. Sonuç olarak, Sosyalist solun bu tutumlarından korkan halk sessiz sedasız CHP saflarına katılıp oraya teslim oldu. Bu benim kendi adıma yapacağım özeleştirimdir. Bu geçmişimizde sıkıntısını duyduğumuz bir hatamızdır. Cezaevinden çıkıp 1985 de köye geldiğimde Annem yanıma yaklaşıp korkarak, çekine çekine “oğlum adağım var, sen hapisten çıkınca efendime vermek için adak adamıştım, şimdi bu adağımı vermek istiyorum ama Yusuf’un (küçük kardeşim) duymasından korkuyorum ne yapacağım” dedi. Düşünebiliyor musunuz kadıncağız kendi kazandığı parayı devrimci oğlunun tepkisinden korkup dedesine, pirine götürüp veremiyor; vermeye kalksa evde huzursuzluk çıkıyor. Fatsa belgeselini seyrederken Dev-Yol’un Fatsa’da cami yapımına nasıl yardım ettiği ballandıra ballandıra anlatılıyordu. Bunu seyredince Dev-Yol önderliğine kızdım. Dev-Yol önderliğinin Alevi dedelerine karşı Alevi gençliği neden uyarmadığına hala şaşarım; bizler geçtik, cahildik, bunun hata olduğunu göremiyorduk ama onlar bunu niye görmediler, bizi niye uyarmadılar buna bir anlam veremem. Bu sosyalist gurupların işlediği toplam bir hataydı. Bütün bu nedenler, Alevileri en rahat ettikleri parti olarak gördükleri CHP ye onları mahkûm etti. Sol- Sosyalist çevrelerin, gurupların güçlü olduğu yerlerde camilere gidip gelene bir şey demek kimsenin aklının ucundan geçmezken, Alevi dedelerine, Alevi dininin gereklerinin yerine getirilmesine niye tepki gösterilirdi bunu anlamak hakikaten zor. Sol Sosyalist yapılar öncelikle kendi laiklik anlayışlarını, inandırıcı bir biçimde ortaya koymalıdırlar. Bir gün yine güçlenirlerse, Aleviliğe nasıl bakacaklar, Alevilerin din adamları olan dedelere, Alevilerin dini hayatlarına ne tür müdahalelerde bulunacaklar bunu topluma anlatmalıdırlar. Burada şu soruyu da sorsak mı acaba diye kendi kendime düşünüyorum: Enver Hocanın Arnavutluğunda, Aleviler, Mustafa Kemalin Türkiye’sinden daha mı özgür, daha mı rahattılar acaba? İnsanlar kendi geleceklerini kendiler özgürce kurarlarken geçmişin ruhu ayaklarına böyle bağ olur işte.
Söz geçmişimizde, Alevilere karşı işlediğimiz hatalar bahsine gelince şunu da söylemden geçmeyelim: Devrimci Yol hareketinin önderliği, yapacak başka bir iş bulamamış gibi, 1977 başlarında bir içki içme yasağı getirdi. Bu Fatsa belgeselinde de işleniyor. Bu yasak Dev-Yolun içki üretimini yada dağıtımını engellemek yada genel olarak içki içilen yerleri kapatmak şeklinde uygulanmıyordu. Bu daha çok, “dem almayı” bir yaşam biçimi haline getirmiş olan, Alevilerin yaşam biçimine bir müdahaleydi. Bu olanağı oldukça, akşamları efkarını dağıtmak için sazını çalıp, aile efradıyla muhabbet ederken iki kadeh içerek demlenmeyi, bir dostunu evine davet ettiğinde onunla muhabbet ederken, muhabbetine katık olsun diye onunla dem almayı, kısaca dostuyla yareniyle bir araya geldikçe, iki kadeh içerek muhabbet etmeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olan, alevi yaşamına, aile içinden huzursuzluklar veren bir müdahaleydi.[34]. Yuvuz’un bile yasaklayamadığı aile içindeki dem alma alışkanlığını Dey-Yolculaşan gençlik sayesinde biz bu topluma yasaklar olmuştuk. Bu Alevi bireye yapılmış bir eziyetti. Hâlbuki özgürlükçü bir toplumsal yaşam, yasaklar üzerine kurulamazdı, bir Fransız’ın dediği gibi “süngü ile her şey yapılsa da onun üzerine oturulamazdı.” Ben bu yasakların hiçbir faydasını görmedim, verdiği huzursuzluksa cabası.
Şimdi bu kitle buradan nasıl kopar, koparıla bilinir mi ya da kopması gerekiyor mu onu başka bir yazıda tartışmak gerekir. Çünkü burada insanlar çeşitli alışkanlıklar kazanmışlar, çeşitli mevkilere gelmişler, çeşitli olanakların tadını görmüşler, buradan beklentileri, buradan umutları, bura üzerine şekillenen hayalleri olanlar var. Yani, yeni parti kurmaya çalışanlar yada Alevilerin CHP li oluşuna anlam veremeyenler bütün bunların üzerinde düşünmelidirler.
Sözü Nazımın şiirine bırakarak ben sözümü kesiyorum:
OTUZUNCU YIL DÖNÜMÜ[35]
SBKB Leninci MK’ne ve şahsen
Huruşçof Yoldaşa armağanımdır
Hacı oğlu Salih memleketimdendi, Karadeniz’den.
Kocaman gözlü, kocaman burunluydu, dazlaktı.
Komünistti ondokuzundan.
Dövüştü.
Hapislere düştü.
Yattı Ankara’da Kırşehir’de.
Sonra geçti bu yana, yani ikinci vatana.
Baytardı, Kirofabat köylerinde hasta keçilere baktı.
Yıllar, eğrilen bir yün ipliği gibi aktı, namuslu, çalışkan parmaklarından.
Sonra, 49’da, Moskova’da, Martın onuncu gecesi
Oturmuş Engels’i okuyordu
Geldiler götürdüler.
Sürdüler Altay bucağına.
Ne bir dağ devrildi içinde, hatta ne bir toprak parçası kaydı,
Yalnız inme indi sağına,
Altmış yedi yaşındaydı.
Altı yıl Hacı Oğlu Salih
Kutladı devrimin yıl dönümünü
Tel örgüler ve kurt köpekleriyle çevrili
Elli kişilik barakasında.
Bu akşam Moskova’da bayram eyledik.
Kutladık devrimimizin yıldönümünü.
Dolaştık türkü söyleyerek alanları Mark, Engels Lenin
Ve temize çıkma kâğıdı Salihin …
Moskova 1956
Nazım Hikmet.
Ali Rıza Aydın.
irizaaydin@hotmail.com
[1] Kitabın “Böl ve yönet” başlıklı bölümün sonunda şöyle der: “Kahramanlar, yaşadığı dönemde özgürleşmek için birlik arayışında olanlardır, iktidarını, bölmek ve yönetmek için kullananlar değil.” Bunu okuyunca gel de “Gelin canlar bir olalım ”, “Bir olalım iri olalım, diri olalım” diyen kahramanlarımızı düşünüp saygıyla anma. Bunları anlatan bir yazımın başlığına “Türküler hep sizi söyler dillerde name adınız” demiştim sahiden öyle.
[2] Osmanlı devletinin egemen zümreleri ile saraydaki hanadan çevresinin edebi faliyeti Divan Edebiyatı diye bilinir. İsmet Zeki Eyüboğlu'nun “Divan Edebiyatında Sapık Sevgi” adlı kitabı bu edebiyatın farlı bir yanını (veçhesini) inceler. İki kitabın birlikte okunmasında yarar vardır.
[3] İbrahim Bahadır. “Cumhuriyetin Kuruluş Sürecinde Atatürk ve Aleviler” adlı kitabının “Cemalettin Çelebi ile Atatürk'ün Arasının Açılması” başlıklı bölümde Alevi kökenli olup gizli istihbaratta çalışan Hüsamettin Ertürk’ün yazdığı “İki Devrin Perde Arkası” adlı kitabından şöyle bir pasaj aktarır: Büyük Millet Meclisi'nin yenilenmesi esnasında birinci ve ikinci gurup mücadelesi devam ediyordu. İkinci gurupları Mustafa K emal Paşaya cephe almış kişilerden oluşmakta idi. Bunlar, Anadolunun bazı mıntıkalarında yaşayan Yörükler, Sofiler; bazı yerlerde Tahtacılar namı altındaki Kızılbaşlar, bazı mıntıkalarda Abdallar namı verilen zümreler ki, Alevilerdir...
bütün bu guruplar o zamanlar Kırşehirde Hacı Bektaş nahiyesinde yerleşmiş Cemalettin efendiye bağlı idiler. Bu şahıs Hirriyet ve İhtilaf Fırkası'na intisap etmiş ve etrafına kalabalık bir zümre toplamıştı. Bütün etrafındakiler Anadolunu'yu İhtilaf devletlerinden Mustafa Kemal'in değil de Cemalettin Efendi'nin kurtaracağına inanıyordu.”
[4] Velayettin Ulusoy “SERÇEŞME YAZILARI” alı kitabında bunu şöyle anlatıyor: “Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi Mustafa Kemal Paşa'ya “Paşa hazretleri” diyor, “Cesaretli ve basiretli idarenizde Türk milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuzdur. Yüce Allah'ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?”
[5] Kanundaki Söz konusu cümle aynen şöyle “Bunlardan usulu mevzuası dairesinde filhal cami ve mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.”
[6] “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında 1848 devrim sürecini incelen K. Marks şubat ayında burjuvaziyle ittifak yapıp krallığın yıkılmasın överek “Yaşasın şubat” diye başlık atar. Kralıktan kurtlan burjuvazi Haziran ayında şubatta ittifak yaptığı işçi –Emekci sınıflara saldırarak işçi sınıfının direncini kanlı bir biçimde ezer; Parisin ortasından geçen Sen Nehri aylarca kan akar, Mark bu defa “Kahrolsun Haziran” der. Ama burjuvazinin haziranda yaptığı katliyama bakıp Şubatı övmekten onu desteklemekten vazgeçmez. Toplumsal olayların sonucu olan böylesi gelgitlere gebedir. Bu nu Marksist olanların bilmesi gerekir ama ne yazık ki Türkiye’de Türkiye de kendini Marksist sananların bazıları 1938 Dersim olaylarına bakıp, bundan önceki olumlu adımlara sırt çevirmekteler; örneğin 23 Nisan 1920’de meclisin açılmasına, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin kurulmasına karşı çıkar gibi davranmaktalar. Marksizm’i bilen birinin bunları doğru görmesi mümkün değildir. Sınıfların olduğu yerde sınıflar mücadelesinde böylesi gelgitler yaşanır.
[7] Bunu Osmanlı da ilk kez, 1550 yâda 1551 de Hacıbektaş köyüne Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuninin kaynının Kızılbaşların başına geçmek üzere gelmesiyle başlamıştır. Kızılbaşlıktaki ilk yol ayrımı burada başlar, ama burada bitmez. Bu sürecin değerlendirmesini, “Ihtırıcı” adlı yazımın ikinci kısmında yazacağım.
[8] Taha Kıvanç ile Can Dündar yazdıkları yazılarda, Tan Gazetesini basanlar içinde İlhan Selçuk ile Süleyman Demirel’inde bulunduğunu yazmışlardı.
[9] İbrahim Bahadır. “Ümmetten Millete Türk Ulusunun İnşası” Sayfa:231. Bu dönem Almanya’daki Nazi yönetimiyle diplomatik ilişkiler işbirlikleri yoğundur. Enver Paşanın kardeşi, Eski İslam Ordusu lideri Nuri Paşa Almaya ile ilişkileri sürdürür, SSCB deki Türklerin Almanya ile işbirliği yapması için uğraşır. Nuri Paşa bu görevleri ne adına yapmıştır nasıl yürütmüştür diye sorup konu aydınlatılmaya çalışılmalıdır.
[10] Prof. Dr. İhsan Güneş. Birinci TBMM'nin Düşünce Yapısı (1920-1923) Sayfa:97.
[11] “Devlet Milliyetçili” kavramıyla anlatmak ,istediğim şu, halkın içinden çıkıp, onun yararlarını, kültürel temellerini düşünerek ona hizmet etmeyi amaçlayan bir akım olarak değil de devletin çıkarına hizmet eden bir akım olarak doğar Devlet milliyetçiliği. Bu akımın him taşında emeği bulunun bunun bir nevi temellerini atan Yusuf Akçura Osmanlı Devlatinin kapı kulu sınıfındandır. (Kapıkulu bürokrat yerine kullanılan güzel bir deyimdir.) Resmi Türk Milliyetçiliğinin amentüsü sayılan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı ünlü yazısını şu sözlerle bitirir: “Hulâsa, öteden beri zihnimi işgal edip de, kendimi ikna edecek cevabı bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlı, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir.” Bilindiği gibi Osmanlı Devleti İngilizlerinde yararına olduğu için Türk milliyetçiliğini tatbike sokar. Bu Devleti âli Osmanlının yararına olan bir siyasettir Türklükle de Türk halkıyla da bir gönüldeşliği yoktur. Bu İngilizlerden sonra Alman Emperyalizmin çıkarlarıyla çıkarlarını birleştiren devletin bir politikası olarak sürüp gelir. Geçirdiği evreleri başka bir yazıda tartışacağız.
[12] Bakınız Yusuf Akçura. “Yeni Türk Devletinin Öncüleri. 1923 yazılar.” Kültür Bakanlığı yayınları, 1981 baskısı. Sayfa 105 – 106.
[13] Bakınız Yusuf Akçura Türk Devletinin Öncüleri. Sayfa. 88.
[14] Ankara'da, Anıl Çeçen ile aynı kulvarda yürüyen, köylümüz - ana baba dostumuz Hüsnü Merdanoğlu ile Kızılay’da karşılaştık, beraberce Anıl Çecen’in bürosuna gittik. Anıl hocaya dedim ki, siz bilim insanı sıfatı taşıyorsunuz. Söyleyin bakalım niye Safevi Devletini Türk Devleti olarak saymadın. Bir devletin Türk Devleti sayılması için hangi kraterler - hangi ölçütler aranmalıdır, önce bunları söyleyin bakalım, bakalım bunlar Şah İsmail Hatayi'nin kurduğu Safevi devletinde yok mu var mı? “Şah İsmail kiminle savaştı” diye sordu bana aramızda set bir tartışma geçti. Sonra “Beni yazılı olarak eleştir cevaplayım” dedi şimdi buradan bu eleştirimi yazılı olarak yapıyorum Şah İsmail Hatayı'nın Türkmen aşiretlerle kurduğu resmi dili Türkçe olan bu devlet niye Türk devleti değildir? Anıl hocamız açıklasın da bizde bunu anlayalım. Şu gerçek açıkça bilinmeli ki, Anıl hocanın bu kusuru, bir bilgisizliğin ürünü değildir, bu bir cehalettir; çünkü cehalet büyük bir eğitimle sağlanan bir merhaledir. Hocanın isminin önüne bu sanı koymayı tarih yapacaktır.
[15] MHP bu adımı atarda, bir törenle Şah İsmail Hatayi’nin temsili heykelini bu parklara koyarsa o törenlere bende geeleceğim.
[16] Bakınız Prof. Dr. İhsan Güneş. Birinci TBMM'nin Düşünce yapısı. Sayfa: 94-.
[17] Hüsamettin Ertürk'ün “İki Devrin Perde Arkası” kitabından aktaran Burada İbrahim Bahadır'ın “Cumhuriyetin Kuruluş Sürecinde Atatürk ve Aleviler” sayfa 55
[18] Cemalettin Çelebinin hangi ayda nasıl öldüğünü anlatan kesin bir bilgiye ulaşamadım, bilgiler yetersiz. Şiirde yazan Cemalettin Çelebi “Evvel bahar yaz ayları gelince / Derelerden akar sel yavaş yavaş” diye başladığı şirinin 3. ile 5. dörtlüklerini de buraya yazmak istiyorum: “Çaresiz garibi zebûn-kûş ettin / Fırkat geldi garip gönlüm cûş ettin / Münkürlerden zehir aldın nûş ettin / Aradan kalkıyor bal yavaş yavaş. Kişinin çektiği kendi amâli / Hulûs-u pâk olan bulur kemâli / bu devrin işi bitmiş Cemâli / Başına bir çare bul yavaş yavaş” a. Celattin Ulusoy “Pir Dergahından Nefesler” sayfa: 104-105. Bu nefes bestelenmiş türkü olarak ta söylenir ben bu deyişin son mısralarını anamdan - ebemden “Bu mahluğun işi bitti Cemali / Başına bir çare gör yavaş yavaş” diye yazmıştım; bizde böyle söylenir.
[19] Bakınız . A. Celalettin Ulusoy. Alevi Bektaşi yolu. Sayfa. 102-103
[20] Hacı Bektaş Postişini Feyzullah Ulusoy bu patiye girişini şöyle açıklamıştır “Alevilere barı komünist denilmesin diye BP'ye girdim” diye açıklamıştır. Bakınız Kelime Ata'nın yazdığı (Türkiye) Birlik Partisi sayfa. 79.
[21] T.İ. P Genel başkan olduktan sonra Aybarda bunu şöyle dile getirmiştir: “T.İ.P. İlk defa aydınların yardımı olmadan aşağıdan yukarı kurulmuş bir partidir. Biz bu filizi geliştirme durumundayız. …” Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler sayfa 172 Ergun Aydınoğlu’da Türk Solu adlı kitabında bu kanıyı paylaşarak Dr. H. Kıvılcımlının’da bu kanıyı paylaştığını yazar.
[22] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler. Sayfa. 168. ikinci baskı.
[23] “Ergun Aydınoğlu Türk Solu adlı kitabında şöyle diyor: “TİP’in bir gurup sendikacı tarafından kuruluşu, YÖN’ün çıkışından on ay önce gerçekleşmiştir.” Sayfa 43. Türkiye’deki sol dünyada çok etkili olan YÖN Dergisi 20 Aralık 1961 tarihinde yayın hayatına başlar. YÖN Dergisinin, başyazarlığını Doğan Avcıoğlu yapıyordu daha çok onunla beraber anılır. Yön Dergisi 30 Haziran 1967 de yayın hayatına son verir. Bundan sonra Tğrk Solu dergisi çıkar MDDyi o savunur. Bakınız, Ergun Aydınoğlu, “Türk Solu”, İnönü Alpat , “Türk Solu Sözlüğü.”
[24] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler Sayfa: 112–113
[25] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler sayfa 153. Geçtiğimiz yıl 68’liler Vakfı, Muzaffer İlhan ERDOST’u Adana’ya konferansa davet etmişti. Muzaffer abiyi çok severim. Konferans sonrası bir soruya cevap verirken “Biz ulusal ordumuza söz söyletmeyiz” dedi, salonda buz gibi bir hava esti, üzerimizden 12 Eylül geçmişti. Anılar acılar daha tazeydi.
[26] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler sayfa 178.
[27] ASD adıyla anılan Aydınlık Sosyalist Dergi. 1 Kasım 1968’de yayın hayatına başlayan, Münür Ramazan Aktolga’nın sahibi olduğu dergi, M.D.D çizgisinin teorik yayın organıydı, Dergide, Mihri Belli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Doğu Perincek, Şahin Albay, Mahir Çayan, Vahap Erdoğdu gibi tanınmış şahsiyetler yazılar yazıyordu.
[28] P.D.A. proleter Devrimci Aydınlık dergisi ocak 1970 yılında yayına başlaşladı. Doğu Perincek, Şahin Alpay, Halil Berktay derginin yayıncılarıydı. Daha sonra bu guruptan İbrahim Kaypakkaya ayrılarak TİKKO –TKP/ML hareketini kurdu 1973de işkencede öldüğünde 24 yaşındaydı.
[29] Mahir Çayan’ın toplu yazılarında bu yazıyı Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli, Münür Aktolga ve Mahir Çayan’ın yazdığı belirtiliyor.
[30] Mahir Çayan Toplu Yazılar. Sayfa 375. Dev-Yol yayınları
[31] Mahir Çayan. Toplu yazılar sayfa 404. Burada okuruma şunu da belirtmek istiyorum. Mahir Çayandan alıntı vermemin asıl sebebi onun yazdıklarını daha iyi bilmemdir. Ben hayatımın en verimli çaylarını bunun yolunda tüketmiş bu yolda geri gelmesi mümkün olmayan değerli şeylerini, sevdiklerini, dostlarını kaybetmiş biriyim. Burada özel bir kasıt aranmamalıdır herkes dağarcığındakini yer; yâda kullanır.
[32] Sosyal Yurtseverlik tabiri yâda olgusu için Lenin’in “Sosyalizm ve Savaş” broşürü ile “Yenilgicilik ve Enternasyonaliz” adlı kitapları okunmalıdır. Marksistlerin tutumunun ne olduğu buralarda açık seçik anlatılıyor
[33] Prof. Orhan Türkdoğan “Alevi Kimliği” adlı kitabında öz olarak Alevi gençleri dedeleri köylere koymuyorlar, Alevi kitleyi Sünnileştirmenin tam zamanıdır diyor. Kitabın özü özeti bu.
[34] Rahmetli amcam Aşık Mehmet Aydın mahallede postacı lakabıyla tanınır öyle sevilirdi. Saz çalar, deyişler söyler bazen taliplerine dedelikte yapardı. Onun Aşıklardan oluşan bir çevresi vardı, zaman zaman bir araya gelip sazı söze katarak demlenirlerdi. Amcam yine Bir gün dostlarıyla evde demlenirken, içkileri birmiş kardeşim Veliyi Çağırıp git bir içki al demişler. Velide Behcet abi bize içki almayı yasakladı ben almam, deyince öyleyse git şu Rızayla Behcet abını buraya çağır, bu Behcet abi kimmiş onu bir göreyim demiş. Veli bize söyledi Behcetle beraber amcam gilin eve vardık. Behcet Ankara’dan yeni gelmişti Dev-Yolun bölge sorumlusuydu, ama o sıralar dar bir çevre biliyordu. Vardık ki amcam gilin oda kalabalık Zülfikar amca ile Haydar aslan sazı kemaneye katmışlar, coşkuyla bir türkü söylüyorlar. Ortam çok güzel. Amcamın arkadaşları içinde sadece Zülfikar amca keman çalardı. Sazlar susunca amcam Behcet’e baktı, Behcet sen misin dedi, heye dedik. Şöyle yukarda aşağı göz ucuyla süzdükten sonra: Bak oğlum dedi, ben bu mahallenin en eskisiyim, beni bu mahallede herkes tanır, dem aldığımda herkes bilir, çık kapı kapı dolaş, sor soruştur bakalım benden rahatsız olan biri çıkacak mı? Bunu bize Yuvus Sultan selim bile yasaklayamadı, sen kimsin, nerden geldin, şer misin bela mısın bilmiyorum ama bu sevdadan vazgeç” dedi. Biz devrimciyiz, böyle kötü alışkanlıklarımız yoktur diye Behçetle kendi kendimizi savunmaya Pir Sultanda devrimciymiş diye kedimizi haklı göstermeye çalıştık. Amcam kızgın bir edaya, “be evladım, biz evimizde oturmuş muhabbet ediyoruz, saz çalıp demleniyoruz, bunun neresi kötü, bunun kime ne zararı var” diye kızar gibi yaptı. Hemen Zülfikar amca araya girip, aşık hiddetlenip kızma bak bunlarda Pir Sultanı falan okuyorlarmış, bir gün gelir gerçeği görürler dedi. Amcam Zülfikara bire âşık dedi bunlar okusalar ne yazar, bunlar daha benin altındaki noktayı görmediler, noktayı görmeden okusan ne olacak okumasan ne olacak. Bunlar şimdi tıpkı bir papağan gibidir. Papağanda ne ezberletirsen onu söyler, ezberlediği bitince de kendi diliyle ötmeye başlar, “cırrık” der, bunlarda öyle işte, ezberledikleri bitince cırrık demeye başlarlar. Adamın özünde olacak özünde” dedi. Amcam gilin yanından izin isteyip çıktık, dışarı çıkınca Behcet bana döndü, “yahu bu amcan benim noktalama işaretlerine dikkat etmeden okuduğumu nerden anladı” dedi. Bilmem dedim vallahi bende okurken noktalama işaretlerine hiç dikkat etmem, nerden anladıysa anladı işte” dedim. Sonra aradan yıl geçti bir gün John Kıngsley BİRGE’nin “Bektaşilik Tarihini” okuyordum, amcamın söylediği o sözü orda da görüm (sayfa: 173-174), amcamın “be’nin altındaki noktayı görmeden okusalar ne olacak” derken neyi kastettiğini işte o zaman anladım.
[35] Bu şiiri. Mete Tunçay’ın “Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler” adlı kitabında görüm oradan aldım. Sayfa:207





GÜNCEL
HAFIZA-İ BEŞER
Ethem Dinçer
Yeter Özdemir Şahin
Abidin Yağmur
Akın Zayim
Aziz Çelik
Adil Okay
Ali Rıza Aydın
Aysel Kılıç
Güler Ataş
Adnan Bostancıoğlu
Nedim İnce
Mete Çubukçu
Alper Turgut
Münevver Özgenç
Rahmi Yıldırım
Rıdvan Akar
Salim Turgut
Selçuk Polat
TÜRKÜLERİMİZ KARDEŞTİR
Bağış Erten
KARIŞIK KASET
VEYSEL GÜNEY DOSYASI
Aydın Engin
Serdar Türkmen
Ali Asker Günel


