Işıklardan geçip geleceğim

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Bu makaleyi beğendiniz mi ?

(Toplam 0 Oylar)
Fontu Ayarla Decrease font Enlarge font
image

ADİL OKAY YAZIYOR...

14 ŞUBAT DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ AYNI  ZAMANDA DA SEVGİLİLER GÜNÜ  Bu nedenle ”Sevda ve Sürgün” temalı bir öykümü paylaşıyor, her iki günü de birlikte kutluyorum.

Işıklardan geçip geleceğim

Güneş, yerkürenin diğer yarısına göç edince, evlerine kapanıyor gölgeler. Perdeler çekilip, kapılar sürgüleniyor. Neon ışıkları flört ediyor kirlenmiş ruhlarla. Ben, nedenlerimi unutmuş yürürken, sokak lambaları sönüyor ardım sıra. Üzerime doğru geliyor duvarlar. Soluk almakta zorlanıyorum. Bir öğürtü nöbetiyle arşınladığım, kendi çocuklarını yiyen bu kenti terk etmeliyim diyorum, tükenmeden nefesim. Arkamda bırakmalıyım, beni içine almak isteyen umarsız kalabalığı. Anılarımı doldurup bir bohçaya, kimsesizler mezarlığına gömmeliyim. Ve gitmeliyim bir daha dönmemek üzere...
Kavafis, ‘Çok uzaklara gidemezsin, yeni bir ülke bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir’ diyor. ‘Kızma’ diyorum Kavafis’e, ‘kızma ama bu kente ölmeye değil, öldürmeye gelinir Kavafis, bırakarak şiirlere o sevgi ve hasret söylemlerini, göze göz, dişe diş intikam almaya gelinir.’ Gülüyor Kavafis, yırttığım fotoğraflar, gömdüğümü sandığım anılar gülüyorlar koro halinde. Peşimdeler, gölgem gibi... Attıkça çoğalıyor, yırttıkça büyüyorlar…
           
***

Küçük bir kasabada buluyorum kendimi. Güneşi henüz solmamış, kuşların hala şarkı söyleyebildiği, çiçeklerin misk-i amber koktuğu, geceleri kapıları sürgülenmeyen, davetsiz konuklara hoş geldiniz denilen bir vahadayım. Hani ‘Bahçesinde ebruli hanımeli açan ev’ betimlemesi var ya Nazım’ın. Öyle bir evin önünde, iki kolu iki yana açık bir kadın karşılıyor beni. ‘Gitme’ diyor ‘Benimle kal. Hep kal. Çok bekledim seni. Gel yerin hazır.’ Umarsız kalabalıkların içinde yitmekten, karanlığın karnına düşmekten korktuğum o an kalmaya karar veriyorum.
William Faulkner’ın ‘Kutsal Sığınak’ı düşüyor aklıma. Roman kahramanı küçük hayatını değiştirmek için eşinin ve ailesinin muhalefetine rağmen aristokrat olmayan bir suçlunun savunmasını üstlenir. İlktir bu. Bir başkaldırış, yaşadığı o büyük eve. Ev büyük ama evdeki hayat küçük. Küçücük. Romanın sonunda kaybeder davayı kahraman. Ve geri döner evine. Başı yerde. Umutları yerde. Küçük hayatına döner. İonesco’nun ‘kiracı’sı gibi. İonesco’nun oyununda bir çatı katını kiralayan ‘kiracı’ eski eşyalarından vazgeçmek istemez. Odaya yığıldıkça yığılır nesneler. Kapı pencere kapanır. Dış dünyayla ilişki kesilir. Ortada bir masanın üstü kalır sadece boş. Kiracı onun üzerinde uyur. Gönüllü eşya bağımlılığıdır bu, uyuşturucu gibi. ‘Modern insan’ın açmazı. O modern insanlar kendilerini kozalarında güvende hissederler. Kozalar da mezara dönüşür sonunda.
İşte William Faulkner’in kutsal sığınaktaki roman kahramanı ve İonesco’nun ‘kiracısı’ gibi hissediyorum kendimi. Yorgun ve çaresiz. Son noktayı koymaya geldim diyorum kadına. Neye diyor, neye nokta koymak. Hayata diyorum. Sensin son noktam. Sensin kozam. Anlamıyor. Seviniyor. 
           
***

Kasabalar kent olmuş, kentler varoş. Kaldığım minnacık kasabanın, minnacık evinde televizyon asıl oğlan, ben üvey babayım. Ben susuyorum,  minnacık kadın susuyor, televizyon hep konuşuyor. Çanak anten büyük kentlerin tüketim çılgınlığını taşıyor en ücra köylere.  Söz bitiyor aramızda. Bakışlarımızdaki anlam yitiyor. Kavafis haklıymış diyorum. Nereye gidersem gideyim, terk ettiğim kentler geliyor arkamdan. ‘Ruh üşümesi’ geliyor. Katliam haberleri, çocuk çığlıkları fırlıyor ekranlardan. Savaş dullarının, kayıp analarının bedduaları yankılanıyor minnacık evde. Sonunda olan oluyor ve kopuyorum yeniden. Hayattan ve gerçekten. Minnacık kadından ve kasabadan kopuyorum. Duvarlar, eşyalar İonesco’nun kozaları gibi üzerime kapanmaya başlıyor. Düşlerimde yeniden düşüyorum yollara. Gidiyorum. Gidiyorum. Nice sonra yalınayak olduğumu fark ediyorum. Ayaklarım kanıyor. Kavafis, ‘Çok uzağa gidemezsin, dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma. Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.’ diyor. Kavafis’e kızarak dönüyorum minnacık eve. Asamı arıyorum. Çarığımı. Yok. Yok. Ben neredeyim diye bakınıyorum aynalara. Yokum. Ne Aynanın öte yanında ne bu yanındayım. Gece uyurken, saçları kesilmiş Samson olup, her sabah biraz daha ağırlaşmış ayaklarla uyanıyorum. Zincir şakırtıları uğulduyor kulaklarımda. Bırak beni gideyim diyorum, minnacık kadına. Çöz ellerimi, ayaklarımı. Gözyaşları sel oluyor kadının. Ev su içinde kalıyor. Boğulmak üzereyim. Bağlıyım. Çırpınıyorum. Saçlarım yok, gücüm yok. Cankurtaran yeleğim yok. Sen yoksun. Kurtulamıyorum. Su olup süzülsem diyorum, ışık olup uçsam. Ve sana, yalnız sana gelsem...

***

Sana yazmaya başlıyorum. Her zaman yaptığım gibi. Çılgınlığın arifesinde, öte yana geçmeye an kala, sana, yani hayata tutunabilmek için yazıyorum. Dokunamazsam bile tenine, sözlerimle tinine dokunayım istiyorum. Yapamıyorum. Ellerimdeki okşama ustalığı ve yazma yetisi yitiyor, hissediyorum. Oysa daha yaşanacak aşklar vardı. Yazacak yazılar. Tiranlara karşı kavranacak kabzalar. Okşanacak saçlar. Ama o saçlar değil mi beni zincire vuran. Sadece beni okşamaya mahkumsun diye gülümseyen. Yine Nazım’ın mısraları dolanıyor dilime: ‘Fakat neyleyim, saçlarım dolanmış ölmekte olanın parmaklarına, başımı kurtarmam kabil değil, sen yürümelisin yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak, sen yürümelisin beni bırakarak...’
Öyle zor ki yeniden yollara düşmek... Yolun sonunda sen de olsan... Öyle zor ki... Parmaklarıma dolanan saçlardan kurtulmak...
Son tren düdüğü geliyor uzaklardan. Eyvah diyorum gitti tren. Hayat akıp gitti. Son otobüse koşuyorum. Şoför geç kaldın diyor. Yerimiz yok. Yenidünyalara giden bütün otobüsler dolu. Bütün yollar mayın döşeli. Temizlemeye başlıyorum mayınları. Bir iş yapmış olurum bari diye sevinerek. Bir kadın ısrarla mesleğimi soruyor. İşsizim diyorum. İnanmıyor. Ne iş yapardınız daha önceki hayatınızda diyor. Savaşırdım diyorum. Terörist derlerdi bize. Terörist devletler başımıza ödül koydular. O karanlık eylül afişlerinde suretlerimiz sarardı. Şimdi su taşıyorum. Gelin bir elde siz verin. Ben yoruldum yaşamaktan. Devralın benden bu görevi. Gideyim bir daha dönmemek üzere, Kavafis’e nazire. Yeni kentlere, yeni ülkelere, yeni hayatlara.
Anlamıyor kadın. Kimseler anlamıyor beni. Akşam olunca umarsız kalabalık yine evine kapanıyor. Yine çekiliyor kalın perdeler. Her ev kendine kapanıp, kendini yaşıyor unutup diğerlerini.
Bağırıyorum avazım çıktığınca. Yangın var gelin bir el de siz verin, söndürelim bu küresel yangını. Yok. Yok. Kimseler yok. Ne dinleyen, ne yanıtlayan. Küçük bir çocuk açıyor penceresini, beni çağırıyor. Seviniyorum. ‘Amca diyor şimdi polis gelir, seni götürür uf yapar. Hemen git buradan.’
Sen anlardın oysa beni. Konuşmadan anlardın.

***

Uzun zaman oldu. Ya da bana öyle geldi, sana ses vermeyeli ve sesini duymayalı.  Ne yapıyorsun. Ben yakında yollara düşeceğim. Toprak itiyor, gökler çekiyor yine. Seni yerde mi bulurum gökte mi. Yerle gök arasında mı? Hiçbir yerde değilim deme bana. Çok kullanıldı bu imge. Ben de kullandım. Bir zamanlar benim gibi mayın toplayıp, umut eken, çocuklar da şeker yiyebilsin diyen ama ne yazık bu günlerde geçmişine, geçmişimize sırtını dönen bir kadın yazar, romanına verdi bu adı. Kullanma bu imgeyi. Üstelik imge avcıları edebiyat tiranlarına suç duyurusunda bulunmaya hazır, pusuya yatmış bekliyor, her konuda açığımızı arıyorken.
Bana bir şiir oku postmodern olmasın diyorsun. Ayten Mutlu’dan bir şiir seçiyorum sana. ‘Sulardan geçip geldiler, ışıklardan/ Truva zamanından atların/ Gitmeye sürgün bir kavmin/ göç yollarında yitmiş çocukluğundan...’ Yoldan gelip geçenler durup dinliyor beni. Ağzımı kapatıyorsun. ‘Sus’ diyorsun ‘Yasak aşk bizimki, kimseler duymasın. 141–142 kalktı ama şimdi de 301’ler var, 288’ler, 220/8’ler. Zalimler yine başta.’ Bağırıyorum: Linç edin ya da hapse atın beni. Böyle bir özgürlük istemiyorum. Ya çözün zincirlerimi ya istifa edeceğim hayattan. Toplum denilen linç ordusu birikiyor etrafımda. Ben eski komitacıyım diyorum, kuru gürültüye pabuç bırakmam. Mayın tarlalarından söktüğüm, fünyesini çıkarıp attığım üzerinde made in USA’ yazan bir bomba elimde. Kaçışıyor etrafımı saran kalabalık. Benden mi, mayından mı, Amerikadan mı korkuyorlar anlayamıyorum. Kaçarken sırtlarında kocaman ‘nike’ yazıları okunuyor. Kiminde de ‘levis’. Saçları vıcık vıcık jöleden dikenleşmiş, rüzgarla bile savrulmuyor. Nerede kaldı o yürüdükçe salınan güzelim saçlar ve etekler diye söyleniyorum. Bindikleri arabalar da ya ABD ya Avrupa malı. Kullandıkları silahlar da öyle. O halde onların korkusu benim diyorum. Benden kaçıyorlar. Benden, yani gerçekten. Benden, yani vicdanlarından. Benden yani geçmişlerinden, geleceklerinden. Kaçıyorlar. Bilemediler diyorum, bu insanlar, kim dost, kim düşman bilemeden yaşadılar. Zoru görünce hep kaçtılar hep.
Sen kalıyorsun bir tek. Delik deşik edilmiş vücuduma kapanıp ağlıyorsun. Sonra bir şiir okumaya başlıyorsun:
“Uyudum uyandım yalnızım/ Vurdum vuruldum yalnız/ Geceler geceler boyunca/ Sürgün türküleri dinledim/ Sonu mutsuz biten/  Aşk öyküleri…
Uyudum uyandım yalnızım/ vurdum vuruldum yalnız/ bu eşkıya kentin/ ruhsuz kalabalığında/ geceleri sağırlaşan sokaklarında/ kirli beyaz hastane odalarında/ geçmişimi aradım yıllarca./  Yirmi beşinci saatini günün/ Dünyanın eşref vaktini…”

***

Ve birden uyanıyorum. Yalnız. Yapayalnız. Kan ter içinde. Hemen telefona sarılıyorum. Sesini duyma özlemiyle. ‘Her yer soğuk ve sen yoksun’ diyorsun. Biliyorum sen soğuklarda daha da yalnızlaşırsın. Yalnızlıktan korkar ama yalnızlığın büyülü karanlığına düşünce çıkmaz istemez, geçmişe doğru yolculuk yaparsın. Bir dost sesi bile, sana taşınması ağır bir yük gibi gelir. Kaç defa gittik geldik öbür tarafa. Çılgınlığın arifesinde topladık kendimizi. Yine mi diyorum. Yine mi gidiyorsun bırakıp beni bir başıma. Yalnızlığın karanlık dehlizlerine. Yalnızım ve üşüyorum diyorsun. Belki de yalnızlığın yarattığı ruh üşümesi yaşadığın. Üşümekle yalnızlık ne kadar benzer birbirine. Soğuk hücrelerde ayakkabımızın üzerine oturmuş, arkadaşlarımızla sırt sırta verip ısınmaya çalıştığımız günler geliyor usuma. Yalnız değildik o zamanlar. Ne karakol hücrelerinde, ne cezaevlerinde. F tipi denilen ölüm evleri henüz icat olmamıştı. Ellerimizde silahlarla mahalleleri korurken çocuklar ve yaşlılar su taşırdı bize. Arkamızdan hayır duaları okunurdu. Soğuk kış günlerinde yalnız kalmaz odun sobasının başında şiirler okurduk. Devrim ve aşk şiirleri. Sen gelirdin şenlenirdi örgüt evine dönüşen gecekondumuz. Bir şiir ya da türküyle katkı sunardın çay, zeytin ve peynirli soframıza. Alkol almazdık o zamanlar. Keşke diyorum şimdi, arasıra kafayı çekseydik tabuları erken kırıp. Kafaları çekip sevişseydik. Ne çok keşkemiz birikti, ne çok heyhat dedik. Adanmış hayatlardı bizimki. Daha güzel bir dünya uğruna sunulan adaklar. Azdık. Şimdi daha da azaldık. Pişman olmayan azınlık. Ömrümüzün kaç bin gününü adadığımız halde pişman değiliz yaptıklarımızdan. Düşünüyorum da dudakları içkiye, elleri sevgiliye dokunmadan düşen kaç tane arkadaşımız vardı. Ya katledildiler bir köşe başında. Ya sağ veya yaralı yakalanıp kurşuna dizildiler ya işkencede intihar ettirildiler ya da bir ömür sonra ağarmış saçlarla çıktılar mahpustan dışarıya. Yalnız değildik. Gönüllü yalnızlık başka ama. Kimi zaman yalnızlığımı ararım ben de. Kaybettiğim değerli bir hazinemi arar gibi. Bulur sevinirim. Bir süre sonra oyuncağından bıkan çocuk gibi kovalarım onu. Ne kadar da benziyoruz birbirimize. Apayrı hayatlardan gelsek ve biriktirdiğimiz anılarımız farklı bile olsa benziyoruz. Biliyorum. Sen söylemeden anlayabiliyorum bunu. Senin ben söylemeden anladığın gibi. Sahi, biz ne güzel anlaşırdık, birlikte olduğumuz zamanlar. Kan kırmızısı okul yollarında panzerler su sıkardı üzerimize. Kiralık katiller mermi yağdırırdı. Ama biz yine türkü söyleyerek yürürdük. Seninle susmak, seninle söyleşmek kadar güzeldi. Konuşmadan anlaştığımız zamanlar, güldüğümüz, ağladığımız zamanlar güzeldi. Karartmalı gecelerde –belki yarına sağ çıkamayız kaygısıyla sevişirken- zevk çığlıklarımızın sessizce gözlerimizden taştığı zamanlar güzeldi. Susmayı da özledim seninle, konuşmayı da, sevişmeyi de. Şimdilerde sevişmeler ruhsuz. Aşklar parayla alınıp satılıyor. Yiyecekler plastik. Mısralar sadece yazarının anladığı şifrelere dönüşmüş durumda. Son moda saçmalar deniyor, sanat ve felsefe adına yapılanlara.
Sen susabiliyor musun hala, bir kır çiçeğinin susuşu gibi. Konuşabiliyor musun bakışlarınla, ricat yollarında sınırları ihlal ederken yaptığımız gibi.
Işıkları yanıyor mu hala gözlerinin. Yeter mi yolumuzu aydınlatmaya.
Geleyim mi?
 

  • email Arkadaşınızın maili
  • print Yazıcı versionu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

Yorum Ekle comment Yanıtlar (0 Gönder)

Güncel haberler

Mersin Yaşam